Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem)'in Hilmi:
1- “İbn-i Abbas şunu anlattı:
Mekke halkı, Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'dan
Safa tepesini onlar için altına çevirmesini ve ekin ekebilmeleri için dağları
etraflarından uzaklaştırmasını istediler.
Ona şöyle denildi: Onlara acımak ve yumuşak davranmak
isteyebilirsin. Eğer istediklerini onlara vermeyi dilersen ve onlar da inkâr
ederlerse kendilerinden öncekilerin helâk edildiği gibi onları da helâk ederim.
Bunun üzerine Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem):
- Hayır! Ben onlara acıyor ve yumuşak davranmak istiyorum,
dedi.” (Ashâbın Dilinden Peygamberimiz'in Hayâtı, Hadîs No: 691, Sayfa:
353-354)
*
* *
2- “Ebû Hüreyre şöyle anlattı:
Et-Tufeyl İbn-i Amr ed-Devsî Resûlullah (Sallallâhu
Aleyhi Vesellem)'e gelip:
- Devs kabilesi isyankâr davranarak iman etmekten
çekinmiştir. Sen de onlara beddua et, dedi.
Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) kıbleye dönüp
ellerini kaldırdı. Bu arada oradakiler:
- Devs kabilesi helâk oldu dediler. Resûlullah
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem) ise:
- Allah'ım! Devs'e hidayet ver! Onları getir, diye duâ
etti.” (Ashâbın Dİlinden Peygamberimiz'in Hayâtı, Hadîs No: 692, Sayfa: 354)
*
* *
3- “Peygamberimiz, peygamberlikten önce de, Hilm
sıfatının üstünlüğü ile kavmının en büyüğü idi.
Her ilim sâhibinden, muhakkak, bir zelle (sürçme) sâdır
olmuştur.
Fakat Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) bundan
masûn bulunmuş, ezâ ve işkencelerin çoğalması, kendisinin ancak sabrını
artırmıştır.
Peygamberimiz şahsına karşı işlenmiş olan suçlardan
dolayı aslâ öc almazdı.
Peygamberimiz insanların en az kızanı ve en çabuk râzı
olanı ve suç bağışlayanı idi.
Hazret-i Ali: Peygamber (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)
meclisine gelen yabancıların sözlerinde ve sorularındaki kabalık ve kırıcılığa
Eshâb-ı da, kendisi gibi katlansınlar diye katlanırdı, demiştir.
Hilm haslatı, Peygamberimizin, Tevrat'ta gösterilen
belirli vasıfları arasında da, bulunuyordu.
İmam Zührî'nin rivâtine göre: Bir Yahûdi demiştir ki:
- Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in, Tevrat'ta
övülen sıfatlarından kendisinde görmediğim, denemediğim, hilm sıfatından başka
hiç bir sıfatı kalmamıştı.
Ben, kendisini alış veriş neticesinde belli bir vâde ile
otuz dînar borçlandırmış, vâdeye bir gün kala yanına gidip:
- Yâ Muhammed! Hakkımı, öde! Zaten, siz Abdulmuttalip
oğulları cemâatının âdeti, borçlarını uzatıp durmaktır! dedim.
Ömer, bana:
- Ey kötü Yahûdi! Vallâhi, Resûlullah'ın evinde
olmasaydın, gözünü patlatırdım! dedi.
Resûllullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem):
- Yâ Ebâ Hafs! Allah, seni yarlığasın!
- Biz senden, bundan başka türlüsünü görmek ihtiyacında
idik.
Sen bana onun üzerimde bulunan hakkını güzellikle ödememi
söyleyecek, ona da hakk'ını tahsilde yardımcı olmakla berâber alacağını
isterken, daha nâzik davranmasını tavsiye edecektin? buyurdu.
Benim Resûlullah'a karşı olan cahilce, kaba ve katı
hareketim, kendisinin hilmini artırmaktan başka bir şey yapmadı. Bana:
- Ey Yahûdi! Senin hakkının ödeme günü, ancak yarın sabah
girecektir! buyurduktan sonra, Ömer'e:
- Yâ Ebâ Hafs! Onu, yarın günün başlangıcında istediği
hurma bahçesine götür.
Eğer, beğenirse kendisine şu kadar Sa' hurma ver ve
hakkından biraz da, fazla ver. Verirken (Sana şu kadar da, fazla veriyorum!)
de!
Eğer, bu bahçedekine râzı olmazsa, kendisine filanca bahçeden şu kadar ver!
buyurdu.
Ömer, beni hurmasını beğendiğim bahçeye götürdü. Oradan,
Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in dediği kadar hurma verdi.
Emr ettiği fazlayı da, verdi.
Deniliyor ki: Yahûdi, hurmayı teslim aldığı zaman:
- Ben şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur!
Muhammed (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'de, Allah'ın
Resûlüdür!
Ey Ömer! Gördüğün şeyi, yapmağa beni sevk eden,
Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in Tevrat'ta yazılı bütün sıfatlarını
(Hilm sıfatı hariç) kendisinde görmüştüm.
Bu gün, kendisinin hilmini, denemiş, onu da Tevrat'ta
yazılı olduğu şekilde bulmuşumdur.
Seni, şâhid tutarım ki: Şu hurma ile malımın yarısı,
müslümanların fakirlerine bağışlanmıştır! dedi.
Hazret-i Ömer (Radiyallahu anhu):
- Onlardan bazısına de! dedi.
Yahudi de:
- Onlardan bazısına dedi.
Bu Yahûdi, küfür üzere yaşayan yüz yaşlarındaki tek
ihtiyarları hâriç, bütün ev halkı ile birlikte müslüman oldu.” [İslâm Tarihi
(M. Asım Köksal), Cild 11, Sayfa: 445-447]
*
* *
4- “Susmar, yani keler kıssasıdır. İbn-i Abbas ve ibn-i
Ömer (Radiyallâhu Anhu) rivâyet ederler. Beni Selim'den Said isminde bir A'rabi
(bir rivayette adı Muaz idi) bir gün bir keler avlayıp evine getiriyordu. Kebab
edip çocuklarına yedirecekti. Yolda bir topluluğa rastladı. Bunlar kimlerdir?
dedi. Abdullah'ın oğlu Muhammed'dir, Peygamber olduğunu söyler dediler.
İnsanlar yanına toplanmışlardı. A'rabi (köylü) ileri gelip: Lat ve uzza hakkı
için bir ana senden yalancı doğurmamıştır ve bana senden büyük düşman yoktur,
dedi. Ömer ibn- Hattab (Radiyallâhu Anhu) bu sözü duyunca, ona sert cevab vermek
istedi. Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem):
- Hilm ile muamele eyle ki, hilm peygamberlik derecesine
yakınlıktır, buyurdu. Sonra o köylüye:
- Allah hakkı için ben yerde ve gökte eminim, melekler ve
insanlar arasında beğenilmişim, övülürüm. Allah'u Teâlâ'dan kork ve putlara
tapmağı bırak. Allah'u Teâlâ'nın birliğini ve benim Peygamberliğimi ikrar eyle.
buyurdu. Köylü, Lât ve Uzza hakkı için, bu keler sana iman getirmeyince, ben de
iman getirmem deyip, keleri Resûlullah'ın önüne attı. Keler kaçmak istedi.
Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem):
- Ey Dâd (keler) buyurdu. Keler fasih dille:
-
Buyur emret, yâ Resûlullah dedi. Resûlullah:
-
Kime taparsın? buyurdu. Keler, Semâda Arş-ı yerde saltanatı, denizde yolu,
cennette rahmeti cehennemde azab ve ikâbı olan Allah'u Teâlâ'ya dedi.
Resûlullah:
-
Ben kimim? buyurdu. Keler:
-
Sen Allah'u Teâlâ'nın Resûlü Peygamberlerin sonuncusu, insanların efendisi,
Alemlerin senedi, ümmetinin şefaatçısı ve kıyâmetin süsüsün. Sana iman eden
kurtuldu. İnanmayan zarar ve ziyan etti dedi. Köylü bunu duyunca, şaşkın bir
halde:
-
Bundan başka mucize lâzım değildir, dedi. “Eşhedü enlâ ilahe illallahu vahdahu
la şerike leh ve eşhedü enne Muhammeden Abduhu ve Resuluhü” dedi. Allah hakkı
için, yâ Resûlullah geldiğim vakit, senden çok sevmediğim kimse yok idi. Şimdi
benim senden çok sevdiğim kimse yoktur, dedi. Resûlullah buyurdu ki:
- Benimle sana
hidayet veren Allah'u Teâlâ'ya hamd olsun, buyurdu. Derler ki, o köylü imana
gelince, çok sevindi. Resûlullah:
- Dünyalık
hiçbir şeyin varmıdır? sordu.
- Beni selim kabilesinde, benden fakir kimse yoktur,
dedi. Resûlullah, Eshâb'a bakıp:
- Bu köylüye bir deve verecek olan kimdir? ona kefil
olayım ki, cennette bir binek verilir, buyurdu. Abdurrahman bin Avf
(Radiyallâhu Anhu) yerinden kalkıp:
- Anam ve babam sana fedâ olsun. Ben ona, Tebük
gazasından dönerken Eş'as bin Kays-i Kendî'nin vermiş olduğu deveyi vereyim
deyip devesini vasf etti. Resûlullah:
- Ey Abdurrahman, sen ki devenin medh ettin, ben de sana verilecek bineği
vasf edeyim, o bir binektir ki, inciden yaratılmıştır. Gerdanı kızıl yakuttan
kulakları yeşil zümrütten, ayakları cevahirden, örtüsü sündüs ve
istebrâktandır. Ona binip havuzum ile makamım arasında seyir edersin, buyurdu.
O köylü, deveye binip, deveyi çok beğenilmiş buldu. Sonra o köylüye namazı
öğretti. Bir çok sûre öğretti. Şükretmesini öğretti ve buyurdu ki:
- Hak Teâlâ kulları içinde şükredenleri sever.” (Altı
Parmak, Sayfa: 787-788)