Peygamberimiz
(Sallallâhu
Aleyhi Vesellem)'in
Ana
ve Babasını Diriltmesi:
1-
“İmam-ı Taberânî'nin naklinde Hazret-i Aişe (Radiyallâhu Anhâ) buyurmuştur ki:
«Fahri
Kainat Efendimiz Hazretleri bir kere üzüntülü ve hüzünlü olarak Hacun denilen
yere vardı. Orada yakarışa (Allah'u
Teâlâ'ya yalvarmaya) durdu. Ondan
sonra sevinçli ve neş'eli olarak gelip:
-
Rabb'imden diledim, anamı diriltti, bana iman getirdikten sonra yine aslına
döndürdü diye buyurdu.” (Mevâhib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 652;
Envarü'l-Aşıkîn, Sayfa: 306; Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 4, Sayfa: 547)
* * *
2-
“Kurtubî, ibn-i Nasırü'ddîn Hafızı'ş-Şam ve kendilerine itimad edilen âlimlerden
pek çoğunun sahihdir dedikleri bir hadîs-i şerife göre, Allah'u Teâlâ Resûl-i
Ekrem Efendimize bir mûcize ve bir ikram olarak anasını babasını diriltmiş,
onlar da Peygamber Efendimize imân etmiştir. Adet-i ilahînin hilâfına olarak
öldükten sonra imânlarıyla faidelenmişlerdir. Nitekim İsrailoğulları arasında
öldürülmüş bir kimse, kendisini öldüreni haber vermesi için Cenâb-ı Hakk
tarafından diriltilmiştir. İsâ (Aleyhis-selâm) Allah'ın izniyle ölüleri
diriltirdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz de Allah Teâlâ'nın izniyle bir çok ölüleri
diriltmiştir.” (İbn-i Abidîn, Cild 9, Sayfa: 25)
* * *
3-
“Ben cahiliye ahlaksızlıklarından hiç bir şey bulaşmaksızın ana ve babamdan
meydana geldim.
Ben,
Adem'den babama ve anneme gelinceye kadar, zinadan değil hep nikâh mahsûlü
olarak meydana geldim.
Ben
ana, baba soyu itibariyle en hayırlınızım.!” (İslam Tarihi (Mekke Devri),
Sayfa: 19; Mir'ât-ı Kâinât, Cild 1, Sayfa: 412)
Yukardaki Hadîs-i Şerif'te Adem
(Aleyhis-selâm)'den baba ve anneme gelene kadar hep nikah mahsülü olarak
meydana geldim buyurmaktadır.
Halbuki kafirin nikahı olmayacağına göre
Sevgili Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in annesi ve babası zaten
müslümandı. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) anne ve babasını
müslüman etmek için değil, kendisine ümmet edinmek için diriltti.
* * *
4-
(Dört Büyük Halife Kitabı (Seyyid Eyyub bin Sıddık) Sayfa: 41-46'dan alınan
yazı aşağıya alınmıştır.)
“Resûlullah
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'ın Ana, Baba ve Dedeleri, hep Mü'min idi.
Seyyid
Abdülhakîm bin Mustafâ Arvâsî'nin bir mektûbudur:
Sâfiyye-i
âliyyenin büyüklerinden, şeyh Ebül-Hasen-i Şâzelînin talebesi, kerâmetler
sâhibi şeyh Ebûl-Abbâs Mürsî'nin yetiştirdiği evliyânın en yükseği olan imâm-ı
Busayrî, yazmış olduğu ve bütün islâm âlimlerinin seve seve okudukları,
KASİDE-İ HEMZİYYE de, Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'i medh ederken
"O en iyi insanın, anaları, babaları da, hep iyi idi. Allah'u Teâlâ,
mahlûkları arasında, onun için en iyi anaları, babaları seçti" demektedir.
Çeşitli
İslâm dillerinde yazılmış mevlidlerin hepsinde, Peygamberimiz'in ana ve
babasının tertemiz oldukları yazılıdır.
Peygamberimizin
ve bütün Peygamberlerin (Aleyhimüs-selâm) babalarının ve analarının hiçbiri
kâfir değildi. Aşağı kimselerde değildi. Bu sözümüzü isbât eden Ayet-i Kerîme
ve Hadis-i Şerifler şunlardır:
a)-
Kûr'an-ı Kerim'den sonra en kıymetli, en doğru kitâb olan (Buhâriyi şerif) deki
bir Hadis-i Şerifte, Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) buyurdu ki:
-
Her asırda, her zamanda yaşayan insanların en iyilerinden, seçilmişlerinden
dünyâya getirildim.
b)-
Binlerce Hadîs kitâblarından ikinciliği kazanmış olan, İmâm-ı Muslimîn
kitâbındaki hadîs-i şerifte "Allah'u Teâlâ, İsmâil (Aleyhis-selâm)
evlâdından, Kinâne ismindeki kimseyi, ve onun sülâlesinden, Kureyş ismindeki
zâtı beğendi, seçti. Kureyş evlâdından da, Hâşim oğullarını sevdi. Onlardan da,
beni süzüb seçdi." buyurdu.
c)-
Tirmizi'nin bildirdiği Hadis-i Şerifte "Allah'u Teâlâ, insanları yarattı.
Beni insanların en iyi kısmından vücûda getirdi. Sonra, bu kısımlardan en
iyisini Arabistan'da yetişdirdi. Beni bunlardan vücûde getirdi. Sonra evlerden,
âilelerden en iyilerini seçip, beni bunlardan meydana getirdi. O hâlde, benim
rûhum ve cesedim, mahlûkların en iyisidir. Benim silsilem, ecdâdım en iyi insanlardır."
buyurulmuşdur.
d)-
Kıymetli Hadîs âlimlerinden TABERANİ'nin kitâbındaki bir Hadîs-i Şerifde:
"Allah'u Teâlâ, her şey'i yoktan var
etdi. Herşey içinden insanları sevdi, kıymetlendirdi. İnsanlar içinden de
seçtiklerini Arabistan'da yerleştirdi. Arabistan'daki seçilmişler arasından da,
beni seçti. Beni, her zamandaki insanların seçilmişlerin, en iyilerinde
bulundurdu. O hâlde, Arabistan'da, bana bağlı olanları sevenler, benim için
severler. Onlara düşmanlık edenler, bana düşmanlık etmiş olurlar" buyurulmuşdur.
Bu Hadîs-i Şerif, MEVAHİB-İ LEDÜNNİYYE'nin başında da yazılıdır.
Hadîs-i Şerif;
“Arabı seven Beni sevdi, Bana buğz eden,
Araba buğz etti.” (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 6182)
e)-
İmâm-ı Kastalâni'nin MEVAHİB-İ LEDÜNNİYYE'nin kitâbında ve zerkânînin şerhinde
diyor ki, Abdüllah ibni Abbâs'ın (Radiyallâhu Anhümanın) bildirdiği Hadis-i
Şerif'de:
- Benim dedelerimin hiçbiri zinâ yapmadı. Allah'u Teâlâ,
beni tayyıb iyi babalardan, temiz analardan getirdi. Dedelerimden birinin iki
oğlu olsaydı, ben bunların en hayırlısında, en iyisinde bulunurdum, buyuruldu.
İslâmiyyetden önce Arabistan'da zinâ çok olurdu. Bir kadın, bir kimse ile nice
zaman metres olarak yaşar, sonra evlenirdi. (Kâfirler, şimdi de böyle
yapıyorlar) Adem (Aleyhis-selâm), öleceği zaman, oğlu Şit (Aleyhis-selâm)'e
dedi ki:
- Yavrum! bu alnında parlayan nûr, son peygamber olan
Muhammed (Aleyhisselâm)'ın nûrudur. Bu nûru, mü'min, temiz ve afif hanımlara
teslim et ve oğluna da böyle vasıyyet et! Muhammed (Aleyhis-selâm)'e gelinceye
kadar, bütün babalar, oğullarına böyle vasıyyet etdi. Hepsi bu vasiyyeti yerine
getirip, en asîl, en kibâr kız ile evlendi. Nûr temiz alınlardan, temiz
kadınlardan geçerek, sâhibine yetişti. Allah'u Teâlâ, Tevbe sûresinde,
kâfirlerin necis, pis olduğunu bildiriyor.
Bütün müşrikler
pistir. (Sure-i Tevbe, Ayet 28; İhya'u Ulumi'd-Dîn, Cild 1, Sayfa: 125)
Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) Efendimiz, bütün
dedelerinin temiz olduğunu bildirdiğine göre, kâfir olan, pis olan Azer'in, bu
nûra kavuşmaması, bunun için de, İbrahim (Aleyhis-selâm)'ın babası olmaması
lâzım gelir. Azer İbrahim (Aleyhis-selâm)'ın babasıdır demek yukarıdaki Hadîs-i
Şeriflere inanmamak olur.
Bir büyük zat şöyle
anlatıyor; Arablar amcalarına baba derler. Onun için İbrahim (Aleyhis-selâm)
amcasına baba diyordu. Azer kâfirdi ama amcası idi.
Molla Câmi, fârisi ŞEVAHİDÜ'N-NÜBÜVVE kitâbında buyuruyor
ki, "Muhammed (Aleyhis-selâm)'ın zerresini taşıdığı için, Adem
(Aleyhis-selâm)'ın alnında nûr parlıyordu. Bu zerre, Hazret-i Havvâ'ya ve ondan
da, Şit (Aleyhis-selâm)'e ve böylece, temiz erkeklerden, temiz kadınlara ve
temiz kadınlardan temiz erkeklere geçti. O nûr da, zerre ile birlikte
alınlardan, alınlara geçti. "
(KISAS-I ENBİYA) da kırksekizinci sahîfede diyor ki:
"Resûlullah (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)
dedelerinden birinin iki oğlu olsa, yâhud bir kabile iki kola ayrılsa,
Hâtem-ül-Enbiyânın soyu, en şerefli ve hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her
asırda, onun dedesi olan zât, yüzündeki nûrdan belli olurdu. İsmâil
(Aleyhis-selâm)'ın alnında da bu nûr vardı. Sabah yıldızı gibi parlardı Bu nûr,
ona babasından kalmış, bundan da evlâdlarına geçerek, Me'add ve Nizâra
gelmişdi.
Nizâr az birşey demektir. Böyle adlanması şöyle olmuştur:
Bu, dünyayâ gelince, babası Me'add, oğlunun alnındaki nûru görüp sevinmiş,
büyük ziyafet vermiş ve böyle oğul için, bu kadar ziyâfet az birşey'dir
demekle, oğlunun adı Nizâr kalmıştı. Bu nûr, Muhammed (Aleyhisselâm)'ın nûru
idi. Adem (Aleyhisselâm)'den beri evladdân evlâda geçerek, asıl sâhibi olan
Hâtem-ül-Enbiyâ Hazretlerine gelmiştir.
Böylece, Adem oğulları içinde, Muhammed (Aleyhis-selâm)'in nûrunu taşıyan,
seçilmiş bir soy vardı ki, her asırda, bu soydan olan zâtın yüzü pek çok güzel
ve parlak olurdu. Bu nur ile, kardeşleri arasında belli olur, içinde bulunduğu
kabile, başka kabilelerden daha üstün, daha şerefli olurdu."
f)- Kûr'an-ı Kerim'de Şu'arâ sûresi, ikiyüzondokuzuncu Ayetinde:
"Sen ya'ni senin nûrun, hep (dünyada iken Allah'a) secde edenlerden dolaştırılıp, sana ınkılâp
etmiş, ulaşmıştır" buyurulmaktadır. Ehl-i sünnet âlimleri, bu Ayet-i
Kerimeyi tefsir ederken "Bütün anne ve babalarının, mü'min ve günahsız
olduğunu" anlamışlardır. (Eshab-ı Kirâm) kitâbında bildirdiği gibi Ehl-i
sünnet büyüklerini Râfızî sananlar, "Bunlar, Râfızilerin sözüdür"
diyenler de vardır. (Onların maksadı
ehl-i sünnete kara çalmaktır.)
Ehl-i sünnetin büyükleri, buyuruyor ki:
Babası ile anası Amine, İbrahim (Aleyhis-selâm) dininde
idi. Ya'nî, mü'min idi. Allah'u Teâlâ'nın, bu ikisini diriltip Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'den kelime-i şehadet işitmeleri ve söylemeleri,
imana gelmek için değil, bu ümmetden olmakla şereflenmeleri içindi.
"Akrabana dua etme!" (Sûre-i Ankebut, Ayet 8) Ayet-i kerimesi, Ebû
Talib için idi. Ana ve Babası için değildi.
Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e Allahu Teâlâ o münafıkların hiç birisinin
cenazesini kılma, kabrinde kendileri için duâ etme. (Sûre-i Tevbe, Ayet 84)
buyuruyor. Yani münafık, kâfir dünyada ise onları imana getirmek için nasihat,
söz, iş, hareket, ne ile müslüman edebiliyorsan yap. O vaziyette ölmüş, onun
ölüsünün affı için namazını kılma, kabrinde dua etme, buyuruyor.
İmam-ı Azam'ın FIKH-I EKBER kitâbının, elimizde bulunan
tercemelerinde, bu ikisinin, imânsız öldüğü yazılı ise de, İmâm-ı A'zam'ın
kendi eli ile yazdığı kitabta, imanla öldükleri yazılıdır. Sonradan,
düşmanların bir (mâ) silerek, bu yanlışlığın kasden yapıldığı anlaşılmışdır.
İbn-i Hacer'il
Heysemî «MENAKIB-I İMAM-I AZAM» isimli kitabını Akçağ yayın evinin Ahmed
Karadut çevirisinde «Fıkhı Ekber Şerhi»'nin Sayfa: 315-316'da ve ayrıca Merhum
Kamil MİRAS'ın Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesinin Sayfa:
544-552 arasında da bu hususta çok geniş bilgi verilmiştir. İsteyenler bu
kitablardan da daha geniş bilgi alabilirler.
İmâm-ı A'zam, Ebû Hanîfe'nin (Rahmetullahi Aleyh) el
yazısı ile olan FIKH-I EKBER kitabı, emîrü'l-mü'minin Osman (Radiyallâhu
Anhu)'ın mübarek elleri ile yazdığı ve şehadet kanı ile boyanmış olan, Kûr'an-ı
Kerim'in bir kısmı ile birlikte, Hülâgunün Bağdad şehrini yakıp, sekizyüzbinden
ziyâde müslimânı öldürdüğü, altıyüzellialtı senesinde, başka kıymetli kitablar
ile birlikte Semerkand'a götürülmüş, burasının da 1284 (m. 1868) senesinde,
Rusların idâresine geçmesi ile, bu kitablar Petersburk şehrine nakil ve oranın
meşhûr kütübhânesine konup ehemmiyetle saklandığını KAMUS-ÜL A'LAM sâhibi
Şemseddin Sâmi bey, Semerkand kelimesini anlatırken, bildirmektedir.
Halîfe Ömer'ül Fâruk ve Osmân-ı Zinnûreyn ve Alîyyül
Mürtedânın (Radiyallahu Teâlâ Anhüm) mübarek elleri ile yazılmış olan MUSHAF-I
Şeriflerden bâzı sâhifeleri, İstanbul'da, Süleymâniyye câmi'i şerifi yanında,
İslâm Eserleri müzesinde mevcûddur. Arzû edenler görebilir.
Dîn düşmanları, vaktile Allah'u Teâlâ'nın Tevrat ve İncil
kitaplarını değiştirdikleri gibi, zaman zaman, dîn büyüklerinin kitâblarına da
el uzattı.
Mesela; Muhyiddîn-i Arabi'nin FESUS ve FÜTUHAT
kitablarına, bâzı şey'ler karıştırdılar ise de, az zamanda meydana çıkarıldı.
Dinsizlerin bu siyâsetlerini, büyük âlim, Abdülvehhâb-ı Şa'râni hazretleri,
KİBRİT-İ AHMER ve ELYEVAKİT kitablarında izâh etmektedir. Şimdi de, islamiyeti,
gençlere yanlış ve bozuk olarak tanıtmak siyâseti her tarafda işlemekde,
bunları susduracak hakiki bir dîn âliminin dünyâda kalmamış gibi olduğu esefle
görülmekdedir.
Celâleddîn-i Rûmi (Kuddise sirruh), bu sebebden dolayı,
(Mesnevî) sini nazım şeklinde yazarak, düşmanların değiştirmesine imkân
bırakmamışdır.
İbn-i Abidin (Aleyhir-Rahme) DÜRR-ÜL-MUHTAR şerhinde,
kâfirin nikâhını anlatmağa başlarken (İbn-i Abidin, Cild 6, Sayfa: 53-54) ve
Hame-vî, EŞBAH hâşiyesinde HAZAR-VEL-İBAHA bahsinde ve MİR'AT-I KAİ-NAT'da
İslâm âlimlerinin çeşidli sözlerini anlatarak, buyuruyorlar ki: "Hakikatı
anlıyan büyük âlimlere göre, Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)in ana
ve babasının imânlı olup olmadığını konuşmamalı ve konuşurken edebi
gözetmelidir. Hadîs-i Şerif'de:
"Ölüleri kötüleyerek, dirileri incitmeyiniz,"
buyuruldu. [500 Hadîs-i Şerif (Hikmet Gonceleri), Hadîs No: 111, Sayfa: 111]
Bunu konuşmamak, öğrenmemek insana zarar vermez ve
kabirde ve kıyametde sorulmayacaktır. Yine buyuruyorlar ki, "Allah'u
Teâlâ, Peygamberimize ikrâm ederek, vedâ haccında ana babasını diriltti.
Resûlüne iman ettiler. Bunu, Kurtubînin ve Muhammed bin Ebû Bekir ibni
Nâsır-üd-dîn'in bildirdikleri sahîh hadîs beyan buyurmaktadır. Beni İsrail'in
öldürdüğü kimseyi diriltip kâtilini haber vermesi ve İsâ (Aleyhis-selâm)'nın ve
Muhammed (Aleyhis-selâm)'ın duaları ile nice mevtaları diriltmesi de böyle
ikrâm idi.
"Cehennemlik olanlar için benden mağfiret
isteme!" Ayetinin Resûlullah'ın mübârek ana ve babası için olduğu sözü
doğru değildir. MÜSLİM'in bildirdiği "Babam ve baban ateştedirler"
hadîs-i şerif'i ictihad ile söylenmiş idi. İmânlı oldukları sonradan
bildirildi." AHVAL-İ ETFAL-İL-MÜSLİMİN kitâbında, Hatice (Radiyallâhu
Anhâ)'nın iki çocuğu için de böyle buyurmuştu. Cehennemde olmadıkları sonradan
bildirildi demektedir.
Ayet-i Kerime ve hadîs-i şeriflerden anlaşıldığı ve
binlerce İslâm kitâbında yazıldığı üzere, Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi
Vesellem)'in anaları ve babaları arasında bulunmakla şereflenen bahtiyarların
hepsi, zamanlarının ve memleketlerinin en asil, en şerif, en cemil, en temiz
zâtları idi. Hep aziz, mükerrem ve muhterem idi. İbrahim (Aleyhis-selâm)'ın
babası da, böylece, Mü'min idi ve fenâ ahlâktan ve âdi, çirkin sıfatlardan uzak
idi. Kâfir olan Azer, babası değil, amcası idi.
Ali-İmrân sûresi başında bildirildiği üzere, Kûr'an-ı
Kerim'in ayetleri iki türlüdür: Biri, (Muhkemât) olup, manâsı açık, meydanda
olan ayetlerdir. İkinci (Müteşâbihât) olup, görülen, anlaşılan, meşhûr olan
manayı vermeyip, meşhûr olmayan mana verilen âyetlerdir. Ya'ni, bunların açık
ve meşhur manalarını vermek, akla ve şeriata uygun olmazsa, meşhûr olmayan mana
vermek, ya'ni (Tevil) etmek icâb eder. Açık manalarını vermek, günâh olur.” İlâ
Ahir... [Dört Büyük Halife, (Seyyid Eyyûb Bin Sıddîk) Sayfa: 41-46'dan alınan
yazı burada sona erdi. Tam İlmihâl (Seâdet-i Ebediyye), Sayfa: 386-389]
Peygamberimiz
(Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in nurunun Peygamber, peygamber, silsile silsile,
Adem (Aleyhis-selâm)'den Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'e kadar
geldiğini [Dört büyük Halife (Seyid
Eyyub bin Sıddık), Sayfa: 41-46]'da yazmaktadır. Bizde bu yazıyı kitabımıza
alarak siz okuyucularımızı aydınlatmaya çalıştık. Süleyman Çelebi Hazretleri bu
gibi kitaplardan toplayarak Mevlîd-i Şerifi yazmıştır. Mevlîdin aslı yok,
şarkı, türkü, şiir gibi diyenlerin sözleri hem boş, hem de Allah'a ve
Resûlullah'a karşı ters konuştuklarından büyük hata, günah belki de küfürdür.