Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ve Musa (Aleyhis-selam)'nın

Allahu Teâlâ ile konuşması:

 

 

Mevlidin her bir türünde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bir çeşit halini över. Farisice olan mevlidde de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in babasının annesi ile evlenmesini yazar. O da bizim bildiğimiz gibi evlenme değildir.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in alnındaki nur Adem (Aleyhis-selam)'den beri peygamber peygamber geliyordu.

 

Sonra Havva alnına nakletti nur,

Durdu anda dahi nice ayı yıl,

Şid doğdu ana nakletti nur,

Anın alnında tecelli kıldı nur.

 

dediği o nur Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in babasına gelmişti. (Siyer-i Nebi, Cild 1, Sayfa: 153) O nur daha da kuvvetlenmişti. Gören herkes o nur'a aşık oluyordu. Mekke'nin bir beyinin kızı çok güzeldi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in babası Abdullah'a:

- Beni al diye ısrar ediyordu. Babası:

- Ben yeni evliyim alamam dedi ise de kız çok ısrar etti. Peygamberimiz'in babası annesi Amine Hatun ile evlendikten sonra Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) anne karnına düşmüştü. Peygamberimizin babası o zaman kızın teklifini kabul etti.

- Seni alacağım dedi. Kız:

- Ben sana varmayacağım, artık vazgeçtim. Abdullah:

- Niçin vazgeçtin, önce çok ısrarlı idin? Kız:

- Ben senin alnında bir nur görüyordum, o nura aşıktım. O nur hanımın Amine'ye geçmiş, ben seni o nursuz halinle ne yapacağım dedi ve teklifini reddetti.

Yine Peygamberimizin babasına yetmiş tane bey, hem kendileri, hem kızları, o nura aşık olmuşlardı. Yetmişi de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in babasına düğürcülüğe geldi. Fakat o Amine'nin babasının teklifini kabul etti. Farisice olan mevlidde bunları uzun boylu dile getirir ve yazar. Bütün Mekke'liler Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) doğunca o nura aşık olmuşlardı. Hiç taraf  tutmayıp doğru konuşmasına hayran kalmışlardı. Bu doğruluğu için Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i en genç 18 yaşında iken Mekke'de şimdiki deyimle temiz mahkemesine başkan seçtiler. Mekke'de ilk defa hiç taraf  tutmadan tam doğruyu konuşan ve isabetli karar veren Muhammed'di. Mekke'liler onun için adını Muhammed-ül Emîn koydular. (Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 6, Sayfa: 331) En doğru, en emniyet edilir, adam demektir.

Peygamberlik gelinceye kadar bütün kafirler ve kafir beyleri onun sözünde en ufak bir şüphe olmadığını bilirlerdi. Her sözünün doğru olduğunun tam kanaatinde idiler. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kırk yaşına gelip kendisine peygamberlik gelince «ben peygamberim sizi islam dînine davet ediyorum» deyince ilk defa durakladılar, yalan diyemediler. Çünkü kendinden o zamana kadar yalan sadır olmamıştı. Putların yaratan olmadığını, Allahu Teâlâ'nın bir tek olduğunu, kendinin Allahu Teâlâ'nın peygamberi olduğunu buna inanmalarını söyleyince dayanamadılar ve sözünün doğru, haklı ve gerçek olduğunu bile bile sen yalansın demeye mecbur kaldılar. Çünkü putlarından ve dînlerinden dönemezlerdi.

Musa (Aleyhis-selam) ile Allahu Teâlâ yetmişbin kelâm üzerine konuşuyor. Musa (Aleyhis-selam)'nın her eklemlerinden vücudunun her yerinden yukarı-aşağı, sağ-sol, alt-üst her tarafından sesler geliyor, ses geliyor deyince o da anlatılmayacak şekilde sesler geliyor. Yani kulakla duyulan ses değildir. Farisice mevlid'de;

 Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Allah'ı gördü, gördüğü göz bu gözle değil, Allah'la konuştu. Konuştuğu kelâm bu dille değil. Allahu Teâlâ'nın sözlerini dinledi, dinlediği kulak bu kulakla değil diye yazar.

Halk arasında derler ki: Sen beni dinliyormusun. O biri  de der ki: can kulağımla dinliyorum. Allahu Teâlâ'yı cennette gören gözde, yine can gözüdür.

Musa (Aleyhis-selam) Allahu Teâlâ'ya sordu.

- Ya Rabbi! Benimle konuştuğun kelâmıyın hepsi ile mi konuşuyorsun? Allahu Teâlâ:

- Ya Musa seninle yetmişbin kelâm üzere konuşuyorum. Eğer kelâmımın hepsi ile konuşsam ne sen kalırsın, ne de dünya kalır. Ne de bir yaratık kalır, buyurdu. Yetmişbin kelâm üzere dedim. Bu yine ses değil, hem de ses. Hasılı Allah'ın hiçbir şeyine akıl yetmediği gibi bu konuşmasına da akıl yetmez. Diğer bir deyimle o konuşma şöyledir: Senin zamirinden alır yine senin zamirine söyler. (Zamir: Lügatta iç, kalb, vicdan veya gönülde gizli olan sır)

Musa (Aleyhis-selam) Allahu Teâlâ'ya:

- Ya Rabbi! Senin ile konuşuyor, seni göremiyorum. Bana cemalini göster dedi. Allahu Teâlâ;

- Can gözsüz bu gözle dayanamazsın dedi. Ya Musa şu dağa bak dedi. Allahu Teâlâ dağa tecelli edince dağ parça parça oldu.  (Sure-i Araf, Ayet 143; Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 202)

Musa (Aleyhis-selam)'da bu gözle görse parça parça olurdu. Bu göz; basit bir kaynak makinasına veya güneşe bakmaya bile dayanamaz. Kaside de:

 

Dedi Musa görem seni,

Göremezsin dedi Beni,

Ki ben senden münezzehtir,

Şeriksizdir hudasından.                                  

                            Bu gün ben bir güzel gördüm,

                            O zat vahdet sarayından,

                            Yüzü gökçek münevverdir,

                            Göğün şemsi duhasından.

Kamaştı gözümün nuru,

Gönül oldu Hakk'ın turu,

Çün oldum mahvu mahzadan,

Beka buldum bekasından.

                            Alem halk oldu zatından ,

                            Bu kesret hep sıfatından,

                            Çün mir'at nuri Ahmed'dir,

                            Göründü Mustafa'sından.

Onun dostu Muhammed'dir,

Şefaat ıssı Ahmed'dir,

Çün gördüm geçmişem zira,

İki cihan sefasından.

                            Ali'nin sırrı ben oldum,

                            Dahi nokta nedir bildim,

                            Bakır gibi idim amma,

                            Kalaylandım kal'asından.

Muhammed diridir ölmez,

O bir güldür ki hiç solmaz,

Güneştir iki cihana,

Ebed aşmaz şemasından.

                            Kamu varlığım mahvettim,

                            Hakikat mülkine yettim,

                            Gelen alsın ki ben de var,

                            Tıflı mani mayasından.

 

Kasidenin Açıklaması: 

O zat vahdet sarayından dediği:

Vahdet-i Vücud: Sure-i Mü'min, Ayet 16.

 

Göğün şemsi duhasından dediği:

Allahu Teâlâ'nın nuru Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in nurudur. (Veş-Şems ayeti 1-7; Mir'at-ı Kainat, Cild 1. Sayfa: 20)

 

Bekâ buldum bekâsından, dediği:

İlk yaratılan Beka Billah'tır. (Sure-i Rahman, Ayet 27) Allahu Teâlâ'nın nurundan Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in nurunun yaratılmasıdır. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 20) Ondan geliyorum, ona döneceğim.

 

Alem halk oldu zatından

Bu kesret hep sıfatından, dediği:

 

Allahu Teâlâ'nın zatı ve sıfatıdır. Bununla ilgili ayetler:

Allahu Teâlâ'nın varlığını isbat eden: Sure-i Bakara, Ayet 164;

Hayat:               Sure-i Bakara, Ayet 256; Sure-i Rahman, Ayet 26.

İlim:                  Sure-i Mülk, Ayet 14.

İrade:                Sure-i Maide, Ayet 1, Sure-i Hud, Ayet 107.

Kudret:             Sure-i Maide, Ayet 120.

Semi:                 Sure-i Bakara, Ayet 127; Sure-i Araf, Ayet 200

Basar:               Sure-i Bakara, Ayet 233; Sure-i Bakara, Ayet 256.

Kelam:              Sure-i Bakara, Ayet 253.

Tekvin:             Sure-i Yasin, Ayet 82.

İki cihan sefasından dediği: (Sure-i Vakıa, Ayet 10-12)

 

Ali'nin sırrı ben oldum, dediği:

 

(Dört Büyük Halife kitabı, Sayfa: 276)

Hadîs-i Şerif: «İki şeye akıl yetiremedim. Biri Ali'nin sırrı, biri de Arının sırrı.» (Hacı Muhammed Bilal-i Nadir Hazretlerinin vaaz bandından alınmıştır.)

Ebed aşmaz şemasından, dediği:

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in nuru hiç aşmayan, sönmeyen bir nurdur. O nuru hakkı ile çalışanlar görürler. Yani güneş aşar, o nur aşmaz. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in nurunun bir küçüğü Hazreti Ömer'de tecelli etti. Hışım ile güneşe bakınca güneş ışığını kaybetti. (Dört büyük Halife kitabı, Sayfa: 108-109)

Tıflı mani mayasından, dediği:

Tarikata girenlerde tıflı manevi olur. ibadet, taat ettikçe o tıflı manevi olan çocuk büyür. (Müzekki'n-Nüfus)

Bir mürid hakiki bir şeyhten ders alırsa, onun kalbine tıflı manevi düşer. Yani manevi çocuk düşer. Çocuk mama yiyip, süt emip büyüdüğü gibi, onun maneviyatı da dersle, ibadetle çalışa çalışa büyür. Çocuk mama yemezse. süt emmezse ölür. Tıflı manevi de mürid derse çalışmazsa ölmez, ancak zayıflar. Çocuk her yaş ilerlemesinde bir şekil olduğu gibi tıflı manevide aynıdır. İbadete, taate çalıştıkça o manevi çocuk bir, iki, üç, dört, beş yaşlarına gelir. Çocuk büyür ayrı bir iş sahibi olur. Ayrı bir dükkan açar, evlenir. Babasından ayrılır. Aynı onun gibi tıflı manevi ibadet, taat ile çalışa çalışa büyür. Ayrı bir dükkan açar dediğimiz, kendinde ayrı bir ilim zuhur eder. Şeyhin emri ile, o ilminde nerde daha iyi netice alacaksa, oraya gider ve ayrı kazanç kazanır. Buna da irşad olma, Hakk'a kavuşma denir.

 

Yunus Emre der ki:

Gönül gözün Allah deyip açanlar,

Hu mevlam deyipte Arş'a uçanlar,

Bu dünyada varlığından geçenler,

Yarın görür can gözüyle didarı.

                          Mü'minler Hakk'ın nurundan kanarlar,

                          Hu deyipte Arş altında dönerler,

                          Hulle giyip buraklara binerler,

                          Hazreti Allah dergahına çekilir.

 

Buna dair Kur'an-ı Kerim'de Ayet:

«Onlar benim en yakınımda olurlar.» (Sure-i Vakıa, Ayet 10-12) Yani cennet'il-Firdevs'ten ileri bir yol açılır. Allahu Teâlâ'nın sabikûn olanlar ayrılsın, onlar benim en yakınıma gelsinler, dediğini Yunus Emre Hazretleri kaside de Hazreti Allah dergahına çekilir diye buyuruyor.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in her ahlâkı, görüşü, iddiası Kûr'ân-ı Kerim'e tam uygundu. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in ahlâkını kendinden soran Ashâb'a Hazret-i Aişe validemiz:

- Onun ahlâkı Allahu Teâlâ'nın Kur'an'da ki emirleri ve yasakları idi. (Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 466) Allahu Teâlâ neleri emretmişse ve ehemmiyet vermişse, o onlara ehemmiyet verir. Neleri yasaklamışsa, onları yasaklar. Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de: “Sen yüce bir ahlak üzeresin” (Sure-i Kalem Ayet 4) buyuruyor. Bu dediğimiz her müslümana mahsus ama kimsenin adeti değildir. Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem)'in yaratılıştakı âdeti bu idi.

Allahu Teâlâ her şeyin, özetini, aslını Kur'an-ı Kerim'e koymuştur.

Yine Hazreti Ali (Kerremallahu Veche)'nin sözü:

“Ben B'nin altındaki noktayım.”

«İlim bir noktadır, çoğu cahilleredir.»

Hazreti Ali'ye açıklanmasını sordular. Buyurdu ki:

- Kur'an-ı Kerim'de ne varsa Sure-i Bakara'da, Sure-i Bakara'da ne varsa başındaki Fatiha sûresinde, onda ne varsa başındaki Bismillahirrahmanirrahiym'de Bismillahirrahmanirrahiym'de ne varsa Be harfinde, Be harfinde ne varsa be'nin altındaki noktasındadır. İşte ben oyum. İşte o sırra eren beni bilir, buyurdu.

«El Kur'an'ü zahiren batınan batınan, hatta seb'ati ebtın» Kur'an-ı Kerim'in zahiri var, batını var, batınının batını var, yedi batına kadar batını var. Bütün âlimlerimizin bildikleri zahir manasıdır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e sordular:

- Kur'an'mı büyüktür sen mi büyüksün?

- Kur'an büyüktür.

- Kur'an'ın bütün manalarını biliyor musun?

- Benim de bilmediğim yerler var.

- Kur'an-ı Kerim yaratan mıdır? yaratılan mıdır?

- Bütün âlimler Kur'an-ı Kerim yaratandan ayrı değildir. Hatta bilerek yaratılandır diyen kafir olur diye söyleyen âlimlerde vardır.

 

                                     Diyen Kur'an'a mahluk oldu kafir

                                     Ki natık biledir lafz ile her dem.

 

Söylenilen söz insandan ayrı değildir, aynı onun gibidir. Biz Kur'an'a büyük diyoruz, nasıl büyük, neyi büyük dersen, açıklayamıyorlar. Kur'an-ı Kerim'in büyüklüğünü Kur'an'da ki Fen konusunda bu kitabımızda genişçe yazdık.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem):

- Dünyaya sövmeyiniz, o bir mü'min için ne güzel binektir ki, onun üzerinde hayra yetişir ve onunla şerden kurtulur. (Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 485)

Yani dünyanın içi, dışı, madenler, petroller, elektronik dalgalar, ekme, biçme, üretme, yeme, madenler, yukardaki atmosferler hasılı yaratılırken hiç eksiksiz yaratılması. Ben dünyayı yaratırken hiç eksiksiz, ne güzel yarattım. Sadece insanlara da bu dünyayı kullanma kabiliyetini verdim, Gerek ticarette, gerek fabrika kurmada madenlerden, petrollerden faydalanmayı, Allahu Teâlâ ile aralarında manevi haller geçirmeyi daha bir çok şeyleri ne güzel  yaratmıştır. İnsanlarda onları bulup yararlanmak için ne güzel binicidir, kullanıcıdır. İnsanlar ibadet, taat yapmaya elverişli, Allahu Teâlâ'yı ahireti, öte dünyayı çalışıp kazanmaya kullar için ne güzel yaratmış, ne güzel bir binektir. Bende onların ahirette, cennette ecrini mükafatını, vermeye ne güzel biniciyim. Hepsinin mükafatını, asi gelenlerin cezasını tam bilip, layığına göre ne güzel vericiyim. Tam teferruatı ile bunu yazsam büyük bir kitap olur.

 

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU