Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve diğer Peygamberler  ve Evliyaların

Allahu Teâlâ ile konuşması:

 

 

1- Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bir tek kendisine mahsus olan Arş-ı Alâ'da hem görüp, hem de perdesiz, hicapsız konuşmasıdır. Padişahla harem dairesinde özel olarak konuşması gibidir. Bunun hepsi doksanbin soru, doksanbin cevaptır.

Musa (Aleyhis-selâm), Tur Dağında görme yok, yetmiş bin perde arkasından karşılıklı konuşmuştur. Musa (Aleyhis-selâm)'nın ömür boyu konuştuğunun hepsi binbir soru, bin bir cevaptır. Musa (Aleyhis-selâm) dünya senesi ile konuştu, konuşma var. Görme yok.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e dünyada beş dakika, Arş-ı Alâ'da yüz sene geçti. Çünkü yaptığı işler ancak yüz seneye sığar. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ki harem dairesinde konuşma gibidir.

Musa (Aleyhis-selâm)'nın Tur-u Sina'da konuşması; Padişahın özel bir yerinde konuşması gibidir.

Bütün vahiy gelen Peygamberler, padişahtan gelen çok mühim bir emri yazı veya sözle getiren, bildiren gibidir.

2- Melek vasıtası ile: Allahu Teâlâ'nın Peygamberlere özel ve umumi emridir. Görme yok, konuşma vardır.

3- Görme-konuşma yok, kendi derununda kalb âleminde kendinden kendine Allahu Teâlâ ile sorulu-cevablı konuşur.

Kalp âleminde perdesiz-hicapsız kendinden kendine sorulu-cevablı Allahu Teâlâ'ya hem soru sorar, hem cevab alır. Hem de can gözü ile Allahu Teâlâ'yı görür.

Büyük Evliyaların konuşması telefonla hem görüp hem konuşan gibidir.

En büyük dereceyi alan Mürşidi Kâmiller vecid'de, tevacüd'de  kalp âleminde manen Allahu Teâlâ ile kendi arasında konuşurlar.

 Cenab-ı Hakk Teâlâ Hazretleri ile ilhamla en fazla konuşan Hazreti Pir'dir. Hazreti Pir'in Cenab-ı Hakk Teâlâ ile yüzdoksanaltı soru-cevap konuşması var.

Beyazıd-ı Bestami Hazretlerinin Cenab-ı Hakk Teâlâ Hazretleri ile elli dört kelâm konuşması vardır.

Her evliyanın ve her büyük  zatın Allahu Teâlâ ile kendi arasında, kendi kalp âleminde üç, beş, on, onbeş haline göre konuşmuşlardır. Bunların hiçbirisi vahiy değil, kendi kalp âleminde, kendi derununda, Allahu Teâlâ'ya harfsiz, yönsüz sorduğu soru, aldığı cevaptır. Bunların hiç birisi saklı ve gizli değildir. Ve hepsi tasavvuf  kitaplarında yazılıdır.

Şeyh Abdulkâdir Geylâni Hazretleri; Ey Gavsun Rabb'ısı diye kalb âleminde soruyor. Allahu Teâlâ'da cevab veriyor. Allahu Teâlâ soruyor, Hazreti Pir söylüyor.

Ben sadece Hazreti Pir ile Beyazıd-ı Bestami Hazretlerinin konuşmalarından bir kaçını yazacağım.

 Bu Evliyaullahların konuşması hiç bir emri  yasaklamamış hiç bir nehyi (yasağı) getirmemiştir.

Hazreti Pir'in Allahu Teâlâ ile konuşmasından bir tanesinde: “Allahu Teâlâ izzi ve Celâli ile buyurdu ki;

- Dünya ne güzel bir binektir, insanlar ne güzel binicidir. İnsanlar ne güzel bir binektir. Ben de ne güzel biniciyim.

Beyazıd-ı Bestami Hazretlerinin ki:

- Ya Rabbi! Ben senin büyüklüğünü, affının çokluğunu, merhametinin bolluğunu tam söylesem kimse sana fazla ibadet yapmaz. Millet tam ibadet yapsın diye senin bazı gerçek vasıflarını söylemiyor, saklıyorum. Allahu Teâlâ cevab veriyor.

- Ben de halka senin iyi tarafını, senin kendine de kötü tarafını gösteriyorum. Halka kötü tarafını göstersem, kimse yanına gelmez. Sana iyi tarafını göstersem, çabuk azdırırsın. Beyâzıd-ı Bestâmi:

- Ya Rabbi! Ne sen benimkini söyle, ne de ben seninkini söyleyeyim. İkisi de gizli kalsın dedi.

Beyâzıd-ı Bestâmi Hazretleri'nin rüya âleminde Allahu Teâlâ ile konuşması:

Rüyamda ölmüşüm iki melek geldi. Bana sordular:

- Sen dünyada şu kadar zaman kaldın. Rabb'ına ne hediye ile geldin.

Beyâzıd-ı Bestami:

- Ben Rabb'ımın kapısında bir dilenciyim. Dilenciye ne hediye getirdin demek çok ayıbtır. Dilenciye ne ihtiyacın varsa görelim denir.

Allahu Teâlâ:

- Ey benim meleklerim! Şimdi Beyâzıd-ı Bestâmi'nin sorusuna cevab verin. Melekler cevab vermeden aciz kaldılar.

İşte bu konuşmalar bir rüya aleminde, bir de kendi derununda kalb âleminde olur. Bunda çok büyük alacağımız hisseler vardır. İnsanoğlunun sözü olmadığı belli. Ben rüyamda Allahu Teâlâ ile konuştum, diyenler sözün büyüklüğünü böyle araştırsınlar değilse o konuşma, o görme, şeytandandır.

(Bu konuşmaların teferruatını daha evvelki kitablarımızda yazdık, oraya bakınız.)

 

Diğer Evliyaların Konuşması:

 

Bir tek ilhamla olur. Görme yok, sorma yok. Allahu Teâlâ yapacaklarını kalbine ilhamla bildirir.

Normal evliyalar da görme yok, perde arkasından sadece ilhamla telefonla konuşma gibidir.

Allahu Teâlâ'nın sözü, konuşması, bütün insanlar için geçerlidir. Herkesi içine alır. Hatta bütün mahlukatı içine alır. Ben Allahu Teâlâ ile konuştum, diyen bazı zamanımızdaki meczubların sözlerini ölçmek için o sözün büyüklüğünden, herkesi içine aldığından, düşündükçe manaları derinlere varıp varmadığından, belli olur.

Evliyalar melek vasıtası ile,  Allahu Tealâ ile konuşmaz derler, bu söz yanlıştır. Kur'an-ı Kerim'de Allahu Teâlâ'dan emir ve selâmla Cebrail (Aleyhis-selâm) geldi ve İbrahim (Aleyhis-selam) ile konuştu. Ailesi Sâre validemize;

- Senden bir oğlan çocuğu olacak, o da büyük peygamber olacak dedi. (Sûre-i Hud, Ayet 72) dedi.

Hazreti Meryem ile konuştu:

"Senden bir oğlan çocuğu doğacak, oda büyük peygamber olacak dedi. (Sûre-i Meryem, Ayet 18-19-20) Demek ki; bunlar peygamber olmadığına, hem de kadın olduğuna göre erkek ve kadın evliyalarla da konuşurmuş.

Kulun kendi derunundan kalp alemine giden bir yoldur. Kendi kalp aleminde, Allahu Teâlâ ile konuşur. Bilâl Babam'ın deyimi ile kalp kal'asının başına çıkar. Orada niceliksiz (pürüzsüz) on sekiz bin âlemi seyr eder.

 

Bir gün Hazreti Osman-ı Zinnureyn (Radiyallahu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e bir hurma salkımı hediye getirdi. Hz. Sultan-ı Kâinat Aleyhi Efdalüs Salâvat'ın, o hurma salkımından alıp yemesini arzu etti. O anda bir fakir hurma salkımını istedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) mübarek elini çekti, o hurma salkımını o fakire verdi. Fakir giderken yolda Hazreti Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) o fakire rast geldi. O hurma salkımını, o fakirden satın aldı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e hediye etti. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yine elini  hurma salkımına uzatıp almak istediği anda yine o fakir gelip;

- Bana ver, yâ Resûlullah! diye istedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) tekrar o hurma salkımını o fakire verdi. Bu sefer Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu) yolda o fakiri görüp o hurma salkımını satın aldı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e getirdi. Yine o dilenci (fakir) gelip hurma salkımını istedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) o fakire verdi. Yolda Hazreti Ali (Radiyallahu anhu) görüp satın aldı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e getirdi. O anda yine fakir gelip tekrar istedi. Havace-i Kainat Aleyhi Efdalüs-Salavat dört kere  bu hali görüp:

- (Es-sâilü ente em tacir) Yani; Sen sail misin (fakir misin), tacir misin (tüccar mısın)? buyurdu. Allahu Teâlâ Cebrail (Aleyhis-selâm)'i gönderip:

- (Ve emmes-sâile felâ tenher) (Sure-i Duha, Ayet 10) “Bir şey dileneni sakın kovma”  buyurdu. Ondan sonra: Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Mi'râc'a çıkınca Mi'râç gecesinde Allahu Teâlâ Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e:

- İstediğin varsa vereyim, dedi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de Allahu Teâlâ'dan yüzbin defa ümmetinin affını istedi. Allahu Teâlâ:

- Hepsini kabul ettim, yüz bin defa ümmetini benden talep ettin. Ben sana dostluk ile cevap verdim. Sana bir zamanlar o fakir dördüncü defa geldiğinde sen “Sail misin? Tüccar mısın?” dedin buyurdu.

 İşte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in Allahu Teâlâ ile konuşmasında büyük ibretler, çok büyük manalar vardır. Düşündükçe manaları derinlere varır. İşte bu konuşmalar herkes için kıyamete kadar büyük derstir.

Yunus Emre Hazretleri ve  Seyyid Nizamoğlu Hazretleri  kalp âleminde ilhamla Allahu Teâlâ'ya vasıl olduğunu kasidelerin de şöyle açıklıyorlar:

Adım adım ileri,                                    Yetmiş bin hicab geçtim,

Beş alemden içeri,                                 Gizli perdeler açtım,

On sekiz bin hicabı,                              Ol dost ile buluştum,

Geçtim bir dağ içinde.                          Gördüm bir dağ içinde.

 

Gözler gibi görmedim,                         Gökler gibi gürledim,

Söz gibi söyleşmedim.                           Yeller gibi inledim,

Musi'leyin münacaat,                            Sular gibi çağladım,

Ettim bir dağ içinde.                             Aktım bir dağ içinde.

 

Bir döşek döşemişler,                            Ayrılmadım  pirimden,

Nur ile  bezemişler.                               Ayrılmadım şeyhimden,

Dedim bu kimin ola,                             Aşktan bir kadeh aldım,

Sordum bir dağ içinde.                         İçtim bir dağ içinde. 

 

Vardım ileri vardım,                             Kalpten büyük dağ olmaz,

Levh-i elime aldım,                               Ol Allaha doyulmaz,

Ayetlerin okudum.                                Sohbetine kanılmaz,

Yazdım bir dağ içinde.                          Erdim bir dağ içinde,

 

Açtım Mekke kapısın,                           Yunus eyder gezerim,

Duydum ol dost kokusun,                     Dost  iledir  pazarım,

Erenlerin  hepisin,                                Ol Allahın didarın,

Gördüm bir dağ içinde                         Gördüm bir dağ içinde.

                                                                                     Yunus EMRE.

 

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den başkasının Allahu Teâlâ'yı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in gördüğü gibi görmesi bu dünyada imkansızdır. Ama âhirette O'nun ümmeti  ve birçokları da aynen Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) gibi görecekler. (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 184.)

“Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır.

(Onlar) Rabb'ine bakacaklar (O'nu görecekler) dir.” (Sûre-i Kıyamet, Ayet 22-23)

 

“İbn-i Ömer (Radiyallahu anhu)'den rivâyet edilmiştir; diyor ki: Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:

- Cennet ehlinin en aşağı mertebede olanı şol kişidir ki, bahçelerini, kadınlarını, bol ni'metlerini, hizmetçilerini ve tahtlarını bin senelik mesafeye kadar (uzanmış olarak) görecek ve onların Allah için en makbul olanı da şol kişidir ki, sabah ve akşam O'nun yüzünü görecektir.

Sonra Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem): “İşte o günde bir takım yüzler refah içinde olacak ve Rabb'lerini seyredeceklerdir.” (Sure-i Kıyamet, Ayet 22) âyet-i kerimesini okudu. (Sünen-i Tirmizî, Cild 4, Hadîs No: 2677)

 

“Said ibn-i el-Müseyyeb (Radiyallahu anhu)'den rivâyet edildiğine göre:

Kendisi (bir gün) Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu)'ye rastlamış ve Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu) kendisine:

- Beni ve seni cennet çarşısında bir araya getirmesini Allah'tan isterim, demiş. Bunun üzerine) Saîd:

- Cennette çarşı var mı? diye sormuş. Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu) (de):

Rasûlullah (Sallallahu aleyi vesellem) bana şu haberi verdi, demiştir.

Cennet halkı cennete girdikleri zaman (iyi) amellerinin çokluk derecesine göre makamlarına yerleşirler. Sonra dünya günlerinden cum'a günü kadar bir süre için onlara izin verilerek Allahu Teâlâ'yı ziyaret ederler. Allah onlar için Arş'ını açar ve cennet bahçelerinden bir bahçede onlara görünür. Cennet halkı için nurdan, inciden, yakuttan, zeberced (cevherin) den, altından ve gümüşten koltuklar konulur. Cennet halkının (makamca) en aşağı olanı da misk ve kâfur yığınları (yani tepecikleri) üstünde otururlar. Bunlar koltuklarda oturanların yerlerinin kendilerinin oturdukları yerlerden üstün olduğunu sanmazlar (ki üzülmesinler).

(Ebû Hüreyre demiş ki:) Ben:

- Yâ Rasûlullah! Biz (cennette) Rabb'imizi görecek miyiz? dedim. O:

- Evet (göreceksiniz). Siz Güneşi görmek ve (gök) Ayı on dördüncü gecesinde (yani dolunay halinde iken) görmek hususunda şüpheye düşer misiniz? diye sordu. Biz:

- Hayır (şüpheye düşmeyiz, alenen görürüz), dedik. O:

- İşte böylece Rabb'iniz (Azze ve Celle)'yi (cennette) görmek hususunda da şüpheye düşmiyeceksiniz (yani O'nun zatını açıkça görmek şerefine kavuşacaksınız) ve o mecliste bulunan herkesle Allahu Teâlâ (ayrı ayrı) konuşacaktır. Hatta Allah sizden bir adama:

- “Yâ fulân! Şöyle şöyle yaptığın günü hatırlamıyor musun? diyecek (dünyadaki bazı vefasızlıklarını, günahlarını ona hatırlatacaktır). Adam da:

- Yâ Rabb'i! Beni bağışlamadın mı? diyecek. Bunun üzerine Allah (o adama):

- Evet, seni bağışladım. Sen şu mertebene ancak benim mağfiretimin bolluğuyla eriştin, buyuracaktır…" (ilâ âhir)” (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 10, Hadîs No: 4336)

Bu dünyada Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmetinde Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hazretlerini hem görüp, hem konuşanlar vardır.

 

“Cabir ibn-i Abdullah (Radiyallahu anhu)'dan; Şöyle demiştir:

(Babam) Abdullah ibn-i Amr ibn-i Haram (Radiyallahu anhu), Uhud günü şehid edilince Rasûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) (bana):

- Yâ Cabir! Allah Azze ve Celle'nin babana söylediği sözü sana haber vereyim mi? diye sordu. Ben:

- Evet, (bildir) dedim. Rasûl-ü Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

- Allah, hicab (perde) ardında olmaksızın (şehidlerden)  hiç kimse ile katiyen konuşmamıştır. Ve (lâkin) babanla perdesiz ve doğrudan doğruya (elçisiz) olarak konuştu ve ona:

- Ey (sevgili) kulum! Benden ikram iste, sana vereyim, buyurdu. Baban (da):

- Ya Rabb'im! (Arzum şudur:) Beni diriltirsin (dünyaya geri gönderirsin), ben de ikinci defa senin uğrunda şehid edilirim, dedi. Allah (da):

- İnsanların dünyaya hiç dönmeyecekleri hükmü şüphesiz benim tarafımdan önceden verilmiştir, buyurdu. Baban:

- Yâ Rabb'i! O halde (bizim durumumuzu) arkamda kalanlara ulaştır (bildir), dedi. Bunun üzerine Allah (Azze ve Celle):

“Ve Allah uğrunda öldürülmüş olanları ölmüşler sanma, bilâkis Rabb'leri katında dirilerdir, (cennet nimetlerinden) rızklanırlar.”  (Sûre-i A'li İmrân, Ayet 169) âyetini indirdi.” (Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 7, Hadîs No: 2800)

“Şehide altı haslet verilir:

a-           Kanının ilk damlasında bütün günah ve hataları örtülür.

b-           Cennetteki yeri gösterilir.

c-           Huri ile evlendirilir.

d-           Kıyametin sıkıntısından kurtulur.

e-           Kabir azabı görmez.

f-            İman elbisesi giydirilir.” (Râmûz-ul Ehâdîs, Hadîs No: 6338)

 

“Şehid, öldüren darbenin acısını ancak birinizin kendisine dokunan iki parmak acısını hissettiği kadar duyacaktır.” (Ramuzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 2614, 2615)

Ancak bu konuşma yine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in görüp, konuştuğu gibi değildir. Misal:

Çok büyük bir barajın enerjisini çok büyük bir kablo ile yükünün hepsi bir tele verilse, bu telde kaç yüz milyar volt ceryanın olduğunu ve kaç yüz milyon volt enerji üreteceğini ve ne kadar Trafo'nun bu yükü götüreceğini hiç kimse bilemez, tarif de edemez. Ama bu ceryan (enerji) onbinlerce yere bölünür ve birçok kimse voltajı düşük Trafo'dan evine kablo alırsa bunu pek çok adamın hesaplaması kolay olur. İşte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ile Allahu Teâlâ'nın konuşması; Allahu Teâlâ ile Musa (Aleyhis-selâm)'nın konuşması, Muhammed (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ümmetinden Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hazretleri hem görüp, hem konuşanların olması, aynı bu misaldeki anlattıklarımız gibidir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in konuşması barajın yükünün bir tel kabloya verilmesi gibidir. Diğerlerinin konuşması cereyanın gücünün düşüklüğüne göre ufak Trafo'daki ceryan gibidir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in konuşması ve görmesi diğerlerinin konuşması, görmesi gibi değildir. Haliyle Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in görüp konuşmasını hiç bir kimse hakkıyla ne anlayabilir, ne de tarif edebilir. Misal de:

Güneşin önünde kırmızı, pembe, sarı, yeşil gibi her çeşitten cam olsa, o camların arkasından güneşe bakılsa, hangi renkteki camın arkasından bakıyorsa, güneşin o renkte olduğunu iddia eder. Doğrudan arada hiç bir cam olmadan güneşe bakan, güneşin rengini tam görür. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) arada hiçbir şey yokken güneşi gören gibidir. Evliyalar, görüp konuşanlar; güneşin önünde çok kalın, ışığını kıracak renkli cam arkasından güneşe bakan gibidirler.

Allahu Teâlâ ile yapılan konuşma harfsiz, yönsüz olur.

Peygamberimiz (Sallallâhu Aleyhi Vesellem) de Allahu Teâlâ ile konuşurken harfsiz, yönsüz konuştu.

 

                          Bi hurifi lafzı savt ol padişah,

                          Mustafaya söyledi bi iştibah.

 

Hiç harfsiz, hiç yönsüz Mustafa'ya, o büyük padişah'a Allahu Teâlâ söyledi.

Kulun konuşmasında harf, yön olur. Allahu Teâlâ'nın konuşmasında harf, yön olmaz. Bunun bir benzerî de Evliyaların ve Peygamberlerin zamir konuşmasıdır. Allahu Teâlâ dilerse hayvana dil verir, konuşturur, dilerse zamir konuşması ile konuşturur. Yani Evliyasının hayvana söyleyeceklerinin hepsini, Allahu Teâlâ tarafından hayvanın kalbine nakşedilir. Hayvanın konuşacağının, söyleyeceğinin hepsini, Allahu Teâlâ tarafından evliyasının kalbine nakşedilir. Böylelikle tam teferruatlı konuşur.

 

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU