HUTBELER NASIL OKUNMALIDIR?
Camilerde dünya kelamı konuşulur mu ?
Camide dünya kelâmı
konuşulmaz, selâm verilmez. Ancak yanındaki duyacak şekilde yavaşça selâm
verilir. Bir âlime onun olduğu meclise selâm verilmez. Selâm-ı alan kimse
selâma hürmeten ayağa kalkması lâzım. Büyükse küçüğe ayağa kalkılmaz. Atlı
yaya'ya, büyük küçüğe, giden durana, selâm verir. Dîn-i sohbet yapılan ve o
sohbetin içerisine dalan kimse o topluma, selâm vermez. O sohbetin bölünmemesi,
dinlenmesi lâzımdır. Çıkarken selâm vermekten ziyade hepinizi Allah'a
ısmarladım demek daha iyidir.
Cami Allahu
Teâlâ'nın evidir. Allahu Teâlâ'nın evinde, Allah'ın ayeti ve Allahu Teâlâ'nın
sevdiği habîbinin hadîsleri okunmalı, manaları verilmelidir. Hutbenin ilk
başında bir ayet, bir hadîs okunur ve onun manası verilir. Ayet ve hadîs
okunur, manası verilmezse olmaz.
Şimdi okunan
hutbelerin bir çoğunda bir ayet, bir hadîs okunuyor. Verilen manaları ise
okunan ayetle, hadîsle hiç ilgisi olmayan şekilde okunuyor, söyleniyor.
Hadîs-i Şerif:
“Cuma gününde bir
eşref saat vardır. O eşref saatte yapılan dua makbuldür.” (Ramuzu'l-Ehadis,
Hadîs No: 1661; Sünen-i ibn-i Mace, Cild 3, Hadîs No:1138; Sünen-i Tirmizî,
Cild 1, Hadîs No: 489)
O eşref saatı:
“Cuma ezanı okunup hutbe, namaz, duadan sonra camiden çıkıldığı âna kadar geçen
zamandır.” Onun için o eşref saati ibadet ve dua ile geçirilir. Yani o bir
saatlik eşref saatin içine hutbe, namaz ve duanın sığması lâzımdır. Bu
ibadetler bir saatten çok aşağı olmayacak, kısa keseceğim, kısa okumak
makbuldür diye çok kısa da kesmeyecek. O eşref saatin içine dua sığmayacak
şekilde uzatılırsa da olmaz.
Şimdi ise bir çok
camilerde hutbeyi çok kısa yapıp, namazı acele kılıp, yarım saatten evvel
camiden dışarı çıkılıyor. Evvelki imamlar hutbeyi kısa keselim, namazı fazla
uzatmayalım. Bu eşref saatin içine namaz, hutbe, dua sığsın derlerdi. Şimdi ise
hutbe de, namaz da, her şey eşref saatin yarısını bulmadan bitiyor.
Hoca; Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in vekilidir. (Ramuzu'l-Ehadis, Hadîs No: 1127;
İlahi Armağan, Sayfa: 175; Muhtarü'l-Ehadisin Nebeviyye, Hadîs No: 222, Sayfa:
175; Zübdet'ül-İhya, Hadîs No: 7)
Vekili olunca
hocanın sadece sarık sarıp, cübbe giyip, sakal bırakıp, hutbe okuması kafi
değildir. Her hali ile kendini Peygamberimize ve onun sözlerine, Hadîslerine
uymalı ölünceye kadar da devam etmelidir.
Hadîs-i Şerif:
“Sünnetimi tutan ümmetim , tutmayan ümmetim değildir.”
Bir başka
hadîs-i şerif'te:
«Benim sünnetimi beğenmiyen benden değildir.» (Marifetname,
Sayfa: 498; Kütüb-i Sitte, Cild 1, Sayfa: 322) veya:
«Benim sünnetim ile amel etmeyen benden değildir.» (Kütüb-i Sitte,
Cild 1, Sayfa: 322)
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
ümmetim demezse o kimsenin kendiliğinden cennete girmesi çok zordur.
“Ümmetim Fesada
gittiğinde sünnetimi tutana yüz şehid sevabı vardır.” (Marifetname, Sayfa: 497,
İrşad, Cild 1, Sayfa: 67; El-Uhudü'l-Kübra (İmam-ı Şa'rani), sayfa: 45; Berika,
Cild 1, Sayfa: 235)
“Nikah benim
sünnetimdir. Kim sünnetimle amel etmezse benden değildir. İla Ahir....»
(Kütüb-i Sitte, Cild 17, Hadîs No: 6564, Sayfa: 190; Kenzü'l-İrfan, Hadîs No:
862, Sayfa: 202; Sahih-i Müslim, Cild 4, Hadîs No: 1401, Sayfa: 288)
“Sakal benim
sünnetimdir.” (Ramuzul-Ehadis, Hadîs No: 6229, Benzeri; Sünen-i Tirmizî, Cild
4, Hadîs No: 2911; Berika, Cild 5, Sayfa: 344, Benzeri; Kenzü'l-İrfan, Hadîs
No: 799)
Hocanın camide ve hutbede sadece Allahu
Teala'dan ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den söylemesi lâzımdır.
Aksi takdirde Allahu Teâlâ ve Resulullah tarafından mahşerde en azından suçlu
görülür.
Bir memur memuriyetinde görevini tam yapmazsa
cezalanır. Hoca da Resûlullah'ın vekilliği görevini tam yapmazsa o da mahşerde
cezalanır.
Çok hızlı koşan bir koşu atı pazarda
satılıyordu. Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye:
- Bu neye
yarar? diye sordular. Buyurdu ki:
- Üzerine
binip imamlık yapmaktan kaçmaya yarar.
- Ya
Ali! İmamlıktan kaçılır mı? Hazreti Ali (Radiyallahu anhu):
- Mesuliyetinin
büyüklüğünü bir bilseniz o zaman sözüme hak verirsiniz diye buyurdu.
Hadîs-i Şerif:
Ezan okumaya
koşun, fakat imamlık yapmaya koşmayın. (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 40)
Cami
bizzat Allahu Teala'nın evidir, bir Paşanın, bir Cumhur-Reisinin huzuruna
çıkınca ne kadar çok dikkatli olursan, ondan yüzlerce, binlerce defa camide
hoca ve cemaat öyle dikkatli olmalıdır.
-Namazı başı açık kılmak
uygun mudur ?
Hadîs-i Şerif:
“Camilere
başlar örtülü (mütevazi giyinmiş olduğunuz) halde gelin. Çünkü başları örtmek,
müslümanların simasındandır.” (Ramuzu'l-Ehadis, Hadîs No: 31)
Başı açık gezmeyi, camiye gitmeyi, başı açıklığı
tercih eden kimselerin yukardaki Hadîs-i Şerife göre vay haline!
Bilâl Babam buyurdu:
Başı açık gezmeden, şapka giymek iyidir. Şapka
giyersen sadece siperi mekruh, başı açık gezersen her yeri mekruh. Namazda
şapkanın siperini arkaya çevirirsen, mes'uliyeti azalır. Başı açık namaz
kılarsan, her yeri mekruhtur. Başı açık su içersen, o da mekruhtur. Oturur sol
elini başına kor, sağ elin ile suyu içersin. Yine başı açık mekruhluk bitti
mi? Hayır bitmedi. Başı açık aldığın
nefes, yediğin yemek, hasılı öyle olduğu müddetçe mekruhluktan kurtulamazsın.
Bu hadîste Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in camiye mütevazi ve başları örtülü, huzur ile gelmelerinin
gerektiğini söylüyor. Ne yazık ki; bazı insanlar camide bile başları açık namaz
kılıyorlar. Resululah'ın her sözünü, her sünnetini bizler baş tacı, numune
bilip, en büyük önder Peygamberimiz (sallalahu aleyhi vesellem) olduğuna
inanmalı ve öyle yaşamalıyız.
“Camiye girerken korkarak girmeleri
lazımdır.....” (Sure-i Bakara, Ayet 114) dediğinden de anlaşılıyor ki, camide
serbest duramazsın. Ulu padişahın dairesinde karşısına durup huzurunda ifade
vereceksin.
Yoksa imam bir hafta kendine haklıda olsa az söz
dokandıranları göz önüne alarak söyleyeceğini biriktirir. Hutbede onlara taş
atar. Hutbe bunun için değildir.
Üç
sünnet vardır
1-
Allah sünneti; ayıbları örtmek
2-
Peygamber sünneti; Suçluları bağışlamak
3- Evliya sünneti; Kötülük edene iyilik
etmektir.
Alim bunları düstûr bilmeli, öyle yapmalı. Ancak
kendine karşı yapılanları böyle yapmalı, yoksa dîn-i mübîne hücum edenlerin
hakkında onlara cevap verir mahiyette söylemesinde bir mahzur yoktur ve
söylemelidir.
Mü'minlere karşı gönlü engin, kafirlere karşı
gönlü yüksek olur. (Sure-i Maide, Ayet 54)
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'ye:
- Namazda niçin kızarıp bozarıyorsun? diye
sordular. Buyurdu ki:
- Ulu padişahın huzuruna çıkıyorum, bu kolay mı buyurdu. (İrşad, Cild 1, Sayfa:
305)
Şimdi mahkemede çok ağır ceza ile yargılanan bir
kimseyi düşün. Bunların içinde kafayı bozup deli olanlar bile var. Onlarda
aynen kızarır, bozarırlar. İşte hakiki mü'min namazda öyle olmalıdır. Allahu
Teâlâ'nın o mahşerde ki mahkemesi bu dünyadaki mahkemelerin hepsinden daha
büyüktür. Onu basit saymak, ona inanmamadan ileri gelir. Onu düşünmek inanmadan
ileri gelir.
Biz Allahu Teâlâ'nın o mahkemeyi kübrasını her
zaman düşünmeliyiz, Camide bizzat Allahu Teâlâ'nın huzurunda olduğumuzu
unutmamalıyız. Camiye Allah'tan korkarak, huzurla girmemiz lazımdır. (Sure-i
Bakara, Ayet 114) Allahu Teâlâ'nın ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in büyüklüğünü düşünerek orda ona göre durmamaz lâzımdır.
Hadîs-i Şerif
“Bir saat
tefekkür bin yıl ibadetten hayırlıdır.” (Marifetname, Sayfa: 689)
İşte camide en büyük ibadet bu tefekkürü
yapmaktır. Bazı kimseler camide namaz kılana yüksek sesle selâm verilir gibi
konuşurlar Halbuki namazda o huzur vardır. Tefekkürde de aynı huzur vardır. O
namaz kılmıyor, ama belki de
tefekkürdedir. Yine sesle selâm verilmez. Sesle camide selâm vermek, Allahu
Teâlâ'ya karşı edebe muhaliftir. Bir iki üç yaşlı çocuk içeri girse sesle selâm
verse onu, çocukluğundan dolayı af ederler, ama yersizdir. Bizde aynıyız.
Şimdi Kâ'be-i Muazzama'nın avlusunda yatar,
uyur, kalkar namaz kılarlar. Onlar buğday zamanındaki bekçi gibidir. Bekçi
buğday harmanında yatabilir, başkası yatamaz. Onlar değirmenci gibidir,
değirmenci unun üstünde namaz kılar, başkası kılamaz. Onlarda Kâ'be'nin
avlusunda yatar, başkası yatamaz. Ashab camide yatmışlar, ama ashabın ve
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in bu halini bizim örnek almamız
yanlıştır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) ve onun ashab-ı Allahu
Teâlâ'nın:
«Geceleri kalk secde ile kıyamla sabahla»
(Sure-i Zümer, Ayet 9) Ayetine göre gece yatmaz, sabaha kadar namaz kılardı.
Bizim daha yapamadığımız bir çok büyük özelliklere sahiblerdi. Biz onların
sadece camide yatışlarını örnek alıp, diğer meziyetlerini yapmazsak olmaz. Bu
neye benzer. Bir padişahın dairesinde padişahın ufak çocuğu yatıp uyuyabilir.
Ama padişahın huzuruna çıkanlar, yatıp uyuyamaz. Biz ziyaretçi gibiyiz,
uyuyamayız.
Hadîs-i Şerif:
«Halkın hepsi
Allah'ın ayalıdır.» Çoluk çocuğudur. (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 17; Abdulkadir
Geylani'nin Sohbetleri, sayfa: 543; Mülteka, Cild 1, Sayfa: 14)
İçlerinde en
hayırlısı onlara en hayırlı olandır. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
ve ashabı Allah'a en hayırlı olanı, biz ise onlardan çok çok daha aşağıyız.
Onun için biz camide ve Kâ'be'de yatamayız.
Çünkü cami Allah'ın
evi olduğuna göre, evinde Allahu Teâlâ düşünülür. Tefekkür edilir, en fazla
buna önem verilir.
İkincisi: Farz ve
nafile namazlara, zikrullaha önem verilmelidir.
Hutbede: Allah'ın
evi olan cami hem Allah'ın evi, hem de Resulullah'ın makamıdır. Orda ise Allahu
Teâlâ'dan, Resulullah'dan bahsetmeden başka hiç bir şeyden kesinlikle
bahsedilmez. Her hutbe de Allah ve Resulünden bahsedilmelidir. Hutbede Allahu
Teâlâ'ya hamdu sena edilir. Allahu Teâlâ'dan Peygamberimizin büyüklüğünden,
Cihar-ı yar'dan; Aşere-i Mübeşşere'den, Ashabdan, Tâbiinden, Peygamberimizin
kızı Fatıma'dan onun evlatları olan Hazreti Hasan (Radiyallahu anhu) ve Hazreti
Hüseyin (Radiyallahu anhu)'den özellikle bahs edilmelidir. Bunlar çıkartılır,
uzatılır veya kısıtlanır, söylenmez, başka şeyler söylenirse olmaz. Bunlar
vasıfları ile de söylenmelidir.
Şimdi biz hutbemizde
Allahu Teâlâ'nın varlığı, birliği, kudreti, kuvveti, yaptığı, yapacağı, ahirette
mü'minlere vereceği yüksek makamları, cehennemde kafirleri yakacağı vs.. bu
gibi şeylerden bahsetmeliyiz.
Cuma'nın 12
şartından birisi de cuma namazını en hür kimsenin kıldırmasıdır veya imam
(hoca) camiye girdiğinden, çıkıncaya kadar hür olmalı, konuştuğundan, hutbede
söylediğinden sorumlu olmamalıdır.
Şimdi ise Hoca'nın okuyacağı hutbe hazırlanıp kendisine
veriliyor.
İmam-ı Azam
zamanında dört mezheb imamının kararı ile imam: hür olmalı, hiç kimse kendisine
müdahele etmemeli, okuyacağı hutbeyi, hutbede söyleyeceği sözü, serbest
söylemeli demişlerdir. Cuma'nın 12 şartı vardır. Bu yukarda yazdığım 12 şartdan
biridir. 12 şartda noksana düşüyor demektir. Hazırlanmasın, hocaya
verilmesin, şöyle olsun veya böyle olsun
demek değildir. Maksadımız cumanın 12 şartı yerine gelmiyor. Şimdi devlette,
millette yardım etse, bu 12 şartın yerine gelmesine imkân yoktur.. Bunları göz
önüne alan İmam-ı Azam ve dört mezheb imamı ittifaken bu 12 şart yerine
gelmediği için zuhru ahir kılınmalı demişlerdir.
Hür olmayan imam cuma namazı kıldıramaz.
Okuyacağı hutbe kendine yazılıp verilir. Kendi onu okur, söylemek istediklerini
söyleyemezse o kimse hür sayılmaz.
Misal: Köle çok âlimde olsa cuma namazı
kıldıramıyor, köle efendisine karşı hür değildir. Bu dediklerimi sadece 20.
asırda değil, tâaa İmam-ı Azam zamanında yani bin küsur seneden beri, bu 12
şart yapılmamaktadır. Bunun için İmam-ı Azam
12 şart yerine gelmediği için hem cuma namazı kılınsın, hem de yedek
olarak “zuhru ahir” kılınsın, demiştir. Bu dört mezheb imamları ittifaken böyle
karar vermişlerdir. Ama bu 12 şart ne kadar çok yerine gelirse o kadar iyidir.
Hem cuma namazı, hem “Zuhru Ahir” ve Cum'a'nın sünnetleri kılınırsa ortada şek
şüphe kalmaz. Yani cuma kabul olmadıysa öğle namazını kıldın. Cuma kabul
olduysa Zuhr-u Ahir ve sünnetleri geçirdiğin için kaza yerine geçer. Kaza
namazın yoksa nafile yerine geçer.
Maraşta çok büyük zat olan Şeyh Ömer Hazretleri
İslam dînine küfür eden bir ermeni çocuğunu boğazladı. Padişah mahkeme yapmak
için şeyh Ömer'i İstanbula çağırdı. İstanbul halkının ricası ile o gün hutbeyi
şeyh Ömer Hazretleri okudu. Namazı da o
kıldırdı. Padişah tebdil kıyafet olup camide bir sütûnun arkasına oturdu.
Padişah içinden kendi kendine beni överse, kendine bir samur kürk giydirir,
memleketine gönderirim. Benim aleyhimde atarsa, Kıbrıs'a sürgüne gönderirim
diye kalbinden geçirdi.
Şeyh Ömer hutbede;
- Ey Ömer doğruyu söyleyip Kıbrısı mı
boylayacaksın? Eğri söyleyip samur kürkü mü giyeceksin? dedi.
Padişah:
- Bu adam deli mi?
Hutbede ne söylüyor.
Şeyh Ömer:
- Ey Ömer! Deli
oldun ha deli dedi. Padişah:
- Bu adam kalbimden
geçenleri biliyor. Bu adam veli bir evliyadır der. Şeyh Ömer:
- Bu seferde veli oldun ha Ömer veli. Sen doğruyu söyle,
Kıbrıs'ı boyla dedi ve padişahın yaptıklarının içinde Kur'an'a muhalif neler
varsa hepsini saydı.
- Ey Cemaat! Padişah
bu saydıklarımı terketmezse siz de ona itaat ederseniz, Allah yanında
sorumlusunuz dedi. Dışarı çıkınca padişah özür diledi:
- Ben bilmemişim,
yanılmışım, ben yine sana samur kürkü vereceğim yine memleketine göndereceğim
dedi.
Şeyh Ömer:
- Padişahım müslüman
sözünden caymaz, sözünü yerine getir, sen beni Kıbrıs'a sürgüne gönder. Bütün
ısrarlara rağmen Kıbrıs'a sürgün gitmeyi tercih etti. Sürgün gitti, kendisi
Maraşlı olduğu için gittiği yere Maraş ismini verdiler. Bu isim ondan kalmadır.
Gittiği gün papazlarla konuşma yaptı. Hepsini müslüman etti. Kıbrıs'ta
müslümanlığı ve İslam Dînini çok yaydı.
Hadîs-i Şerif:
“(Hasan el-Basri) dedi ki: Enes ibn-i Hakim ed-Dabbî,
Ziyad'dan veya ibn-i Ziyad'dan korkup Medine'ye gelmişti. Ebû Hüreyre'yle
karşılaştı. (Enes) dedi ki:
- (Ebû Hüreyre) bana nesebimi sordu. Ben de ona nesebimi açıkladım. Bunun üzerine (Ebû Hüreyre
bana):
- Ey Delikanlı! Ben sana bir hadîs nakledeyim mi? dedi.
Ben de:
- Evet (naklet), Allah sana merhamet etsin, dedim. (Bu
hadîs-i Hasan el-Basri'den nakleden) Yunus dedi ki:
- Öyle zannediyorum ki, Hasan el-Basri (Ebû Hüreyre'nin)
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'den (naklettiği) bu hadîsi (şöyle)
rivâyet etti: Rasûl-ü Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki:
- Halkın kıyamet gününde ilk hesaba çekileceği amel
namazdır. Aziz ve celil olan Rabb'imiz bildiği halde meleklerine (şöyle) der:
- Kulumun (farz) namazına bakınız. Onu tam mı, yoksa eksik mi kılmış? Eğer
(o kimsenin farz namazı) tam ise, onun için (namaz sevabı) tam olarak yazılır.
Eğer (farz) namazından biraz eksik olursa, Allahu Teâlâ şöyle emreder: (Bu)
Kulum için nâfile (namaz) var mı bir bakınız? Şayet o kimse için nafile (namaz)
var ise (şöyle) buyurur: "Kulumun (eksik olan) farzını nafilesinden
tamamlayınız. Sonra (farz olan) diğer amellerde bu şekilde (ele) alınır.”
(Sünen-i Ebu Davud, Cild 3, Hadîs No: 864; Sünen-i ibn-i Mace, Cild 4, Hadîs
No: 1425-1426; Sünen'ün-Neseî, Cild 1-2, Hadîs No: 463-466; İhya'u Ulumi'd-Dîn,
Cild 1, Hadîs No: 483, Sayfa: 466; İmam-ı Şa'rani «Ölüm-Kıyamet-Ahiret», Hadîs
No: 271, sayfa: 187; Gunyetü't-Talibîn, Say-fa: 906-907; Sahih-i Buhari
Tecrîd-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2042)
Halkın kıyamet gününde ilk hesaba çekileceği amel namazdır. Aziz ve Celil
olan Allah bildiği halde meleklerine şöyle der:
- Kulumun farz namazına bakın. İla Ahir... (Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 6117;
Riyazü's-Salihin (Aslı ve Tercemesi), Hadîs No: 1078, Sayfa: 670)
Böyle yaparlar. Her farz böyle ele alınır, “kaza
borcu olan sünnet ve nafile namaz kılamaz” sözü şafiilere mahsustur. İmam-ı
Azam'a göre bu Hadîs-i Şerifin mucibince söylerler. Kaza borcu için nafile terk
edilmez. Nafileyi kılıyorum diye kaza terk edilmez. Hangisine iştahı varsa onu
kılar.
Hocanın hutbede hür olması lâzım dedik. İmam
hutbede söylediği sözünde hür olmalıdır, bu sözü İmam-ı Azam'ın şehid
edilmesine sebeb oldu.
İmam-ı Azam'a sen diyanet Reisi ol dediler.
Maksadları kurduğu mezhebe ters fetva verdireceklerdi. İmam-ı Azam mezhebten
geçmedi, canından geçti. Değil namazda, namaz dışında yine sözünden ve
bildiğinden fire vermemek için canından geçti. Kendisine:
- Diyanet reisliğini kabul etmediğinin cezası
nedir? diye sordular. İmam-ı Azam'a fetva ver dediler. Kendi ölüm cezasına
kendi fetva verdi. Ona yüz değnek vurmak lâzım dedi. Kendisine yüz değneği
vurdular, öldü.
Bu söz hutbe değil, Ayet ve Hadîsde değil.
İmam-ı Azam'ın kendi sözüdür. Kendi sözü ile cezalandırdılar, ölmeyi kabul
etti. Fakat islamiyetten fire vermedi.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i
Allahu Teâlâ Kur'an-ı Kerim'de hem ismini söyleyerek övüyor, hem de bazı
ayetlerde bir çok vasıflarını, yaptıklarını veya Peygamberimiz (Sallallahu
aleyhi vesellem)'e müjde veren ayetlerle bildiriyor. Hele Hadîs-i Kudsilere
gelince onbinlerce Hadîsi Kudsinin çoğu Allahu Teâlâ tarafından peygamberimizi
bizim övdüğümüzden çok daha fazla övmektedir. İşte Allahu Teâlâ'nın en sevdiği
ve övdüğü en çok övülmesini istediği Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'dir
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i;
kafirlerin İsa (Aleyhis-selam)'ya Allah'tır, oğludur, gök veya yer tanrısı gibi
sözlerle Allahu Teâlâ'ya şirk koşma, onlar gibi övme, onun dışında ne kadar çok
översen eksiği var, fazlası yok. Allahu Teâlâ, Adem (Aleyhis-selam)'den bu yana
yeryüzüne gelen bütün ümmetlere nasib etmediği, vermediği bir çok müjdeleri,
Peygamberimizin (Sallallahu aleyhi vesellem) hürmetine bize vermiştir.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in diğer ümmetlere nasib olmayan bir
çok müjdeci hallerinden sırası ile yazıyorum:
Evvelce
ibadethane dışında yapılan dualar, ibadetler makbul değildi. Allahu Teâlâ
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e:
- «Senin
ümmetine dünyayı mescid kıldım, nerde dua eder, ibadet yaparlar, nerde namaz
kılarlarsa kabul ederim” buyurdu. (Ramuzu'l-Ehadis, Hadîs No: 4014; Sünen-i Ebu
Davud, Cild 2, Hadîs No: 489; Sahih-i Müslim, Cild 2, Hadîs No: 4 (522), Sayfa:
146] buyurdu,
Ayet: “Leyle-i
Kadir bin aydan hayırlıdır.” (Sure-i Kadir, Ayet 3)
Onu senin ümmetine verdim, Leyle-i Kadiri ihya
etsinler, evvelki ümmetleri geçsinler.
Hadîs-i Kudsi:
“Senin ümmetine
cumayı verdim” (Sünen'ün-Neseî, Cild 3-4, Hadîs No: 1367) Onu kılsınlar
bütün günahları affolsun. Cuma evvelki ümmetlerde yoktu.
Adem
(Aleyhis-selam)':
- Ya Rabbi! Beni
ahir zaman Peygamberi Muhammed Mustafa hürmetine affet.
Allahu Teala:
- Sen onu
nereden biliyorsun. Adem (Aleyhis-selam):
- Sen beni
yarattığında Levh-i Mahfuza baktım, isminle beraber birleştirip Muhammed ismini
yazdığını okudum. Bu yanında çok sevgili olmazsa ismiyle beraber yazmaz dedim,
ondan bildim. Yani Levh-i Mahfuz'da «Lâ ilahe illallah Muhammed Resulullah»
ismini gördüm demektir. Allahu Teâlâ:
- Bende seni
Muhammed hürmetine affettim buyurdu. (Envarü'l-Aşıkin, Sayfa: 43)
İsa
(Aleyhis-selâm) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e ümmet olabilmek
için Allah'a dua etti, Allahu Teâlâ duasını kabul etti ve kendini semaya çekti.
(Sure-i Nisa, Ayet 158)
Ahir zamanda yeryüzüne inip
Peygamberimizin ümmetinden olacak.
Hadîs-i Şerif:
“Meryem oğlu İsa
yeryüzüne iner, o yeryüzüne indiği vakit eski zaman sülehalarından (iyi
kimselerden) 800 erkek, 400 kadın yeryüzünde bulunur. Onların üzerine iner
buyuruyor.” (İmam-i Şa'rani «Ölüm-Kyamet-Ahiret», Hadîs No: 930, sayfa: 498)
Hasılı Allahu
Teâlâ'nın en fazla önem verdiği övülmesini istediği ve Kur'an-ı Kerim'de ve
Hadîs-i Kudsilerde bizim övdüklerimizden çok daha fazla övdüğü Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'dir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i
hutbede, vaazda her icab eden yerde övmek, iman ve itikatta Allah
sevgisindendir. Onun övülmesini, mevlidini, musafahasını, salavâtını
yasaklamak, Allahu Teâlâ'ya inanmamadan veya çok az pasif inanmadan ileri
gelir.
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in her yaptığı
bize sünnettir.
Hadîs-i
Şerif'te:
Peygamberimiz
Hazreti Hasan (Radiyallahu anhu) ve Hüseyin (Radiyallahu anhu)'i kucağına alıp
hutbe okudu. (Sünen-i Ebu Davud, Cild 4, Hadîs No: 1109)
Buna göre bizde hutbede en azından Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in sünnetidir diye Hazreti Hasan (Radiyallahu
anhu) ve Hazreti Hüseyin (Radiyallahu anhu)'in isimlerini hutbede okumamız
lâzımdır.
Peygamberimizi sevmeyen, övmeyen, yasaklayan en
fazla buğz edenler, Vehhabîler ve Yezidîlerdir. Zamanemizde Yezid'i övüp övüp
yükselten Yezid'in zıddı olan, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)i
Hazreti Ali (Radiyallahu anhu)'yi ve O'nun evlatlarının övülmesini yasaklayanlar, bu fikirlerini
dolaylı yoldan milleti islama sezdirmeden, mevlîde bid'at diyenler. Musafaha
camide yapılmaz, salavatı şerife getirmenin bir anlamı yoktur, derler. Bunların
yanında Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i översen canları sıkılır.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sünnetini, salavatını kesinlikle
yasaklarlar. Bunların bu ve bu gibi sözleri tamamen Kur'an'a, Hadîs-i Kudsî ve
Hadîs-i Şeriflere terstir.
Şimdi biz hepimiz âlimlerimize: Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem), Hazreti Ali (Radiyallahu anhu), Hazreti Fatıma
(Radiyallahu anha), Hazreti Hasan (Radiyallahu anhu) ve Hazreti Hüseyin
(Radiyallahu anhu) ve evlad-ı Resûl hakkında soru sormamız, onların bize
vereceği ve bizi tatmin edeceği cevaba göre, kendisine kıymet vermemiz
lâzımdır. Bu dînen hepimizin görevidir. Ben kitabımıza yazıyorum. Allahu Teâlâ
ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onun damadı Hazreti Ali
(Radiyallahu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in evlatları
bunları kayırmak sadece bana mahsus değildir. Yarın mahşerde Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in şefaatini, cennette komşuluğunu isteriz.
Hepimiz candan arzu ederiz.
Namazda tahiyyatta ve hutbede “Allahümme Salli,
Allahümme barik,” salavatı şerife okunuyor. Bunlar muhakkak okunur. Ezanda
“Muhammed Resulullah” diye bağırarak okunuyor. Bir kafir müslüman olacağı zaman
“Lâ ilahe ilallah” deme ile müslüman
olunmaz “Muhammed Resulullah” demedikten sonra. Seni müslüman eden “Lâ ilahe
illallah Muhammeden Resulullah'tır.” “Muhammeden Resulullah” demen şarttır.
Allahu Teâlâ'nın Muhammed Resulullah deyip onu
ve onun yaptıklarının üzerinde ayetlerle durduklarını küçümseyerek, camide
musafaha yapılmaz, salavat getirilmez, mevlîd okunmaz diyorlar. Allahu
Teâlâ'nın evi olan camide Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
musafahası caiz değilse, nerde caizdir? Halbuki Allahu Teala'nın en
sevdiği Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem) olduğuna göre en caiz olan da onun musafahası olur. Eğer musafahası
caiz değilse Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in ismi ve salavatı;
Kur'an'da, tahiyyatta, hutbede, ezanda yasaklanması lazımdır. Bu da
imkansızdır. Bunlarda camide okununca salavat camide niçin yasak olsun?
Hüccet'ül İslam Kitabında Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) ile Hızır (Aleyhis-selâm) camide musafaha
yaptığını Bilâhare Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'de:
- Camide musafaha benden ve Hızır
(Aleyhis-selâm)'dan kalan bir sünnettir, camide benim bu musafaha yaptığım gibi
kim musafaha yaparsa, ona Hızır sevabı verilir ve her parmağının sayısınca bir
senelik günahı affolur diye buyuruyor. (Hüccetü'l-İslam), Sayfa: 19)
Hocada, camide ki, cemaatteki bid'atlar sayılsa
bir kitap olur. Peygamberimizin yaptığının aynısını yapmak sünnettir. Bid'at
ise Peygamberimizin yaptığının aksini yapmaktır. Camide Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) musafaha edince niçin bid'at olsun? bid'at
olmayınca bid'attır diyenlerden Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)
mahşerde niçin davacı olmasın?
Hadîs-i
Şerif:
“Bid'at
ehli cehennem ehlinin köpekleridir.” (Ramuzu'l-Ehadis, Hadîs No: 995)
Yakalı her elbise bid'attır, düğmeli her elbise
bid'attır. Mü'minin elbisesi kadın olsun, erkek olsun, bol olur, uzun olur,
kalın olur. Kadın olsun erkek olsun
münafığın elbisesi dar olur, kısa olur, ince olur. Belden aşağı giyilen erkek
ve kadınların giydiklerinin üstü bol, ayak bilek tarafı dar olur. Kadın, erkek entari
giymelerinde bir mahzur yoktur.
Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in
yaptırdığı caminin duvarı kerpiç, üstü hurma dalıdır. Bunun dışında betondan
cami yapma, minare, hoparlör, lamba, caminin halısı ve benzeri bunların hepsi
bid'attır. Bunların hangisinin hakkında Ayet, veya Hadîs vardır. Niçin bunlara
bid'at denilmiyor da Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in musafahasına
bid'at deniliyor. Ama Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in camide
musafahası sünnettir. Hakkında Hadîs-i Şerif vardır. Bu neye benzer: Ben dağda
gezen eşkiyayı aramayacağımda suçlu olarak devletin güvenlik güçlerini
arayacağım demeye benzer. Biz de bid'atı arayacaksak; camide, musafahada,
nafile namazda, ibadette, zikrullahta değil, bizzat bu yukarda sayılan
bid'atları yapanlarda aramamız lazımdır.
Hoca bunları söylemiyor. Allahu Teâlâ'nın evinde Allahu Teâlâ'nın en
sevdiğinin ismini söyleyerek musafaha edilmeyi yasaklıyor.
Kur'an-ı Kerim'de o Muhammed üzerine Allah
salavat getirir, melekler salavat getirir. Ey mü'minler sizde salavat getirin.
(Sure-i Ahzab, ayet 56)
Soruyorum onlara: Allah'ın; Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'e getirdiği salavatı camide getirmek bid'at mıdır?
Meleklerin Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e getirdiği salavatı
camide getirmek bid'at mıdır? Dolayısı ile bu ayeti camide okumak bid'at mıdır?
Bu ayeti okuyup, aksini konuşmak ne derece iyidir. Bu soruma karşılık milleti
islamın bana cevab vermelerini istiyorum. Aksi takdirde Allahu Teâlâ'nın
huzurunda yarın mahşerde kendilerinden bizzat soracağım ve cevabını
isteyeceğim.
Hiç bir kimse en sevdiğinin isminin kendi evinde
yasaklanmasını ister mi? Yasaklanmasını isterse, o kimseyi sevmiyor demektir.
Peygamberimizin ismi, musafahası camide niçin
yasaklansın? Musafahanın yapılmasının sevap olduğunu, musafaha yapan kimsenin
bütün günahlarının döküleceğine dair Hadîs-i Şerifler çoktur. (Sahih-i Buhari
Tecrîd-i Sarih, Cild 6, Sayfa: 435-436; Ramuzu'l-Ehadis, Hadis No: 4794)
Günahların döküleceği yer cami değil mi? Allahu
Teâlâ özel olarak Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i Arş-ı Alâ'ya
çeksin. Doksanbin soru, doksanbin cevap konuşsun. Kâ'be Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem) doğunca secde etsin. Kâ'be'nin bir parçası olan
camide de sen musafahayı, salavatı, onun övülmesini yasakla. Bu olacak şey
değil?
Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'in Şam'a tayin
ettiği vali bir Yahudinin arsasını cami yeri olarak seçti. Yahudi cami
yapılmasına razı olmadı. Vali istimlak bedelini beş on katı artırdı. Yahudi
paranın azlığı, çokluğu değil, ben arsama cami yaptırmak istemiyorum dedi. Vali
camiyi başlattı. Yahudi Vali'yi Hazreti Ömer (Radiyallahu anhu)'e şikayete
gitti.
Hazreti Ömer
(Radiyallahu anhu) Valiye zamanla bizim kervanlarımızı soyan Acem Padişahının oğluna ona bilerek
ters tercümanlık yapan tercümanın birisini doğu kapısına, kendi oğlunu da batı
kapısına astırdı. O acem şahının adaletini gösterir. Acem Şahının bize
gösterdiği adaletini bende sana göstereceğim diye mektub yazdı. Vali sapsarı
kesildi. Hemen cami yapımını durdurdu. Yahudi valiye sordu.
- Bu mektuptan neden bu kadar korktun dedi. Vali:
- Ben de Yahudiye
Adalet göstermek için seni asarım demek istiyor, dedi. Bu cami yapımında hiç
kimse şikayetçi olmaması lâzımdır.
Meselâ: Yolumuz daralıyor, arsama geçildi gibi sözleri caminin beratına zarar
verir. Yani yapılacak camide komşularından ve arsa sahibinden en ufak bir
itiraz olursa, oraya cami yapılmaz. Cuma
namazının şartından biri de caminin beratıdır. Bu beratı da ancak Emir'ül-Mü'minin
veya onun tayin ettiği adamları verir.
Hutbenin mahiyeti ve
dinlemenin adabı hakkında
Hutbe namazdır,
hutbe okunurken bir adama işaret edemezsin, yer gösteremezsin, yanındakine koku
süremezsin, sağa-sola bakamazsın. Hatta konuşan hiç kimseyede sus diyemezsin.
Çünkü namazdasın, namazın bozulur. İmam, cemaat, herkes, bütün dikkatini namaza
ve hutbeye vermeye özen göstermelidir.
Şimdi camide vaaz
eden hocanın eline, yardım yapılacak camiler, ve kurslar liste halinde
veriliyor. Allah rızası için camiye namaz kılmak, ibadet etmek için gelen cemaate
para, deri yardımı, toplamak için vaaz ediliyor. Bir Cumhur-Reisinin evinde,
dairesinde bu Cumhur-Reisine biraz para toplayalım, yardım edelim diyebilir
misin? Allahu Teâlâ'nın evi para toplayacak, isteyecek, yer mi? İstemeye layık
mı? Bunlarda bütün bütüne yanlıştır. Kötü âlimler konusunda, para karşılığında
dîn öğretenler ve dilencilik konularında bir çok ayet ve hadîsler vardır.
Bunlardan bazıları:
“Allah'ın indirdiği
kitabtan bir şeyi gizleyip, onu az bir para ile değişenler varya, işte onların
yeyipte karınlarına doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü
Allah ne onlarla konuşur, ne de onları temize çıkarır, Orada onlar için acıtıcı
bir azab vardır.” (Sure-i Bakara, Ayet 174)
“Kendilerine tevrat
yükletilmiş sonra onu yüklenmiş (ilmi ile amel etmemiş) olanların meseli,
ciltlerle kitap taşıyan eşeğin meseli gibidir.” (Sure-i Cuma, Ayet 5)
Hadîs-i Şerîf:
“Alim ikidir. Alim
vardır ki ilm-i ile yalnız Allah'ın rızasını kasd etmiştir, kimseye onu
esirgememiştir. Onu hiç bir para ile değiştirmemiştir.
Bir âlimde vardır
ki; İlm-i ile yalnız dünyayı kasd etmiştir. Onu paraya değiştirmiştir. Tamahkar
davranıp Kur'an-ı Kerim'in bazı yerlerini onu Allah'ın kullarından
esirgemiştir. İşte bu tip âlimi; Allahu Teala kıyamet günü ağzına ateşten gem vuracaktır.
(Envarü'l-Aşıkîn, Sayfa: 434) Bir melek yanında şöyle bağıracaktır. İşte bu
felan oğlu felandır. Allah ona dünya hayatında ilim vermiştir de O, bunu paraya
değiştirmiştir. Tamahkar davranmıştır. (Ramuzu'l-Ehadîs, Hadîs No: 2701)
Fakire verilecek şöyledir:
(Yapacağınız
hayırlar) “Allah yolunda kapanmış kalmış, Allah'a taattan başka bir düşüncesi
olmayan, yeryüzünde dolaşıp kazanmaya imkân bulamayan, onların durumunu
bilmeyen, istemekten çekindikleri için siz onları zengin kimseler sanırsınız.
Sen onları görünce yüzlerinden tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek
insanlardan istemezler.” (Sure-i Bakara, Ayet 273)
Şimdi o fakire
verilecek fitre, zekat, sadaka dolaylı yoldan camiye, Kur'an Kursuna veriliyor.
Allahu Teâlâ ayette
doğuya git, şöyle şöyle adamı bul, ona ver,
buyuruyor, o da batıya gidiyor, o vasıfları taşımayan adama veriyor. Bu
durumu bir kul da olsa kabul etmez. Bu sana emanet olarak şu adama ver dediğim parayı, sen ona değil
başkasına vermişsin der, dava eder. Allahu Teala'da aynını yapar.
Hadîs-i Şerif:
“İnsanlara öyle zaman gelecek ki; avam halk Kur'an okuyacak, ibadete
kendini verecek, fakat bid'at ehlinin işleri ile meşgul olacaklar. Ne kadar
âlim de olsa benim sünnetimin zıddını, aksini yapacaklar, hissetmedikleri
yerden şirke sapacaklar. Söz ve ilimleri vasıtası ile rızık elde edecekler.
Dîn-i alet ederek, dünyalık edinecekler. Bir gözü kör Deccalın uyduları
bunlardır. (Ramuzu'l-Ehadîs, Hadîs No: 6255)
Peygamberimiz
(Sallallahu aleyhi vesellem)'in zamanında münafıkların yaptırdığı cami Mescid-i
Dırardır, orda ebedi namaz kılma (Sure-i Tevbe, Ayet 107-108) O mescidin
kabahati milletten utanma belâsı toplanan para ile yapıldı. Yedi mescidleri
ashablar yaptırdı. Münafıklar biz yaptıramaz mıyız diye iddia ile çok süslü bir
cami yaptırdılar. Yine parayı ön planda tutup, herkese gidip Allah için para
dilenerek, yapılan camilerde namaz
kılınmaz.
Almanya'da bu görüş
çok ilerlemiş, herkes iddia ile cami yaptırmış, Her görüşün camisi ayrıdır.
Dört yol kavşağında dört cami var. Hiç birisinin cemaatı o bir görüşün camisine
gitmiyor.
Yine o münafıkların
yaptırdığı cami çok süslü idi. Her taşı ayrı
renge boyanmış idi.
Peygamberimizin en sevmediği iblis, iblisin en
sevmediği de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'dir. Mevlîd-i, musafahayı,
salavat-ı şerifeyi yasaklamak iblisi sevindirir. Allahu Teâlâ yarın mahşerde
sevindirdiğin ile beraber ol der ve cehenneme atar.
Seni müslüman eden “Lâ ilahe illallah,
Muhammeden Resulullah'tır.” Son nefeste imanını kurtaran yine budur. Sen camide musafahayı yasaklarsan, Allahu
Teâlâ sana bu imanı nasib etmez. Çünkü sen camide musafahayı yani Habîbimin ismini yasaklıyorsun. Ben
Kur'an'ı Kerim'in bir çok yerlerinde ismini söyleyerek, vasıflandırarak övdüm,
demez mi? Allahu Teâlâ yarın mahşerde:
- Sizin kininiz, hırsınız bana mı? Kur'an'ıma
mı? Habîbime mi? Benim Habîbimi övmeme mi? diye sormaz mı?
Bunlar camide
musafaha edilmez demekle bunların hepsine karşı geldiğinden küfre varırlar.
Bunların bu gibi
sözleri söylemeleri çok tehlikelidir. Bizler çok dikkatli ve temkinli
bulunmamız lâzımdır. Benim bu konuyu bu kadar uzatmamdaki gayem, bu gibi
sözlerin tehlikeli olduğunu anlatmak içindir. Her müslüman Allahu Teâlâ'nın
kendi sözü olan Kur'an-ı Kerim'den ve Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi
vesellem)'in Hadîs-i Şeriflerinden ayrılmayıp, onları yapıp, yaşayıp, tam
tatbik edip, ölünceye kadar onlardan ayrılmamaktır. Allah'ım bizleri ayırmasın
(Amin) Her müslümanda böyle olmalıdır.
Karşınızda
uğraştığınız bir köy Muhtarı, mahalle bekçisi, milletvekili, bakan, Cumhur-Reisi
değildir. Bütün mükevvenatın, her şeyin onun hürmetine yaratıldığı Sultanı
Enbiya, Resûl-ü Kibriya, Alemlerin efendisi, Hazreti Muhammed Mustafa
(Sallallahu aleyhi vesellem)'dir. Ahirette Allahu Teâlâ onun hürmetine, onun
sünnetini, musafahasını, salavatını ve mevlîdini yasaklayanlardan, şefaatını
inkâr edenlerden, milyonlarca kişiyi cehenneme atar.
Allahu Teâlâ'ya
karşı şirk koşanlar, Peygamberimizin ashabına, Cihar-ı Yar'lara, peygamberimizin evlatlarına kötü
söyleyenler, övülmelerini yasaklayanlar,
hariç milyonlarca günahı kebair işleyenler peygamberimizin şefaatı ile
cehennemden kurtulur, cennete girer.
Hadîs-i Şerif:
“Benim şefaatım günahı kebair işleyenleredir.” (Kenzü'l-İrfan,
No: 327)
“Sana Rabb'in
verecekde sende hoşnut olacaksın.” (Sure-i Duha, Ayet 5)
«Hoşnut oldun
mu ey Muhammed? diye sorulup benim de:
- Ya Rabbi!
Artık hoşnut oldum deyinceye kadar ümmetime şefaat edeceğim.” (Ruhu'l-Beyan
Tefsiri, Cild 10, Sayfa: 76)
Hele
şu mevlîd-i şerifi yasaklayanlara derim ki:
Sizin hıncınız Peygamberimize mi, yoksa mevlîde
mi? Ben Allahu Teâlâ'yı çok seviyorum, ama onun sevgili habîbinin mevlîdini,
salâvatının camide getirilmesini sevmiyorum. Sen Kur'an'da ne kadar çok övsende
namazda, tahiyyatta mecburen salavat getirsemde, hutbede salavatı şerife ile
Resulullahı övsende, ben yine de mevlîdini, musafahasını sevmiyorum diyorsan
küfre varırsın, kafir olursun. Çünkü karşındaki âlemlerin efendisi Sultan-ı
Enbiya, Resul-ü Kibriya, Muhammed Mustafa (Sallallahu aleyhi vessellem)'dir.
“Lâ ilahe illallah Muhammed Resulullah” dediğin yalandır. Allah'ını ve Resulünü
tam bile bilsen mevlidini, camide ki musafahasını ve salâvatını yasaklamazsın.
Sen onun kapısında süpürgeci olmaya
çalışıyorsun, ama efendisinin ismini yasaklayan süpürgecinin cezalandığı gibi,
sende cehennemde cezalanırsın.
Allahu Teâlâ'nın ayetlerine ve Peygamberimiz
(Salallahu aleyhi vesellem)'e tam dört dörtlük inanmayan ve Peygamberimizi
övmeyen kimseler, Peygamberimizin zamanında münafık, fasık, zındık oldular. Hiç
inanmayanlar kafir oldular. Sen de onlar gibi konuşursan, söylersen, aynı
olursun.
Bütün âlimlerimiz vaaz olarak ağaç dikme, ormanı
koruma, zamanemizdeki şairlerin şiirlerini vaaz olarak hutbelerde söylüyorlar.
Bunların hakkında ne bir Ayet, ne bir Hadîs
var. Hakkında Ayet ve Hadîs söylenenleri bırak, onunla hiç ilgisi
olmayan şeyleri söyle. İşte o olmaz. Hutbeyi, vaazı esasından saptırırsın.
Bütün
insanlara derim ki:
Hutbede: Ayet, Hadîs okunacak, manası
verilecek. Bu ağaç dikme, orman koruma
zamanemizdeki insanların yirminci asra göre söylediği şiirin ayetle, hadîsle
bunların manaları ile ne ilgisi, ne de ilişkisi var. Yarın mahşerde Allahu
Teâlâ hakim olacak, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) şahid olacak,
her ümmet o mahkeme-i kübradan geçecek. (Sure-i Nisa, Ayet 41; İmam-ı Şa'rani
«Ölüm-kıyamet-Ahiret», Sayfa: 197)
Hocalara vaazda hangi Ayeti, Hadîs-i okudun,
hangi manayı verdin diye soracaklar. Bu
dünyada özür dilemek, bir daha yapmayacağım özür dilerim demek, suküt etmek
veya bundan sonra bu söylenilen gibi yaparım sözleri, insanı bu dünyada
kurtarır. Hakim Allahu Teâlâ, şahid Peygamberimiz olunca, mahşerde insana bir
soru sorarlar, cevap verirsen ne âlâ, veremezsen ilâ cehennemi zümeraya atarlar. Allahu Teâlâ
hepimizi esirgesin. (Amin.)
Hutbede: Allahu Teâlâ'dan, Resulullah'dan,
Ayetten, Hadîsten, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in evlatlarından,
Cihar-ı Yar'dan, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sevdiklerinden
bahsedilir. Ben şimdi bu hutbede nasıl, neler, ne şekil yazılacaksa onları yazıp
misal veriyorum: