SEBEBLİ SEBEBSİZ RIZK

 

 

“Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vess ellem):

Hastalarınızı yeyip içmeğe zorlamayın. Zira Allah onları yedirir içirir” (Kütüb-i Sitte, Cild 17, Hadîs No: 7022)

 

Ashâb-ı Kehf'i üçyüz dokuz sene sebebsiz gaibten yedirdi veya yemeğe muhtaç etmedi. Ashâb'ı Kehf'in köpeği de gaibten sebebsiz karnını doyurduğuna göre, Allahu Teâlâ bu Muhammed ümmetinde Hakk'ı ile çalışanları, Ashâb-ı Kehf gibi olanlara, neden gaibten yemek yedirmesin. Bilâl Babam bir sene ne yemek yemiş ne de su içmiştir. Hâl ehli olan hakiki bir Evliya zahirdeki sebeblerle gaibten Allahu Teâlâ yedirmiş ve içirmiştir. Çünkü Ben-i İsrail Peygamberi ümmetlerinden Ashâb-ı Kehf'de üçyüz dokuz misli olmuştur. Üçyüz dokuzda birinin de Bilâl Babam'da görülmesi veya olması çok değildir. Hal ehli olan hakiki Evliyada Allahu Teâlâ'nın kudret elinden verdiğini yer, Allahu Teâlâ birin yerine yedi yüz (Sûre-i Bakara, Ayet 261) veya iki milyon (Kütüb-i Sitte, Cild 1, Sayfa: 137) vereceğini vaad ediyor. Bu birçok manalara gelir. Evinde yiyeceğine bereket girer, bin misli artar. Şimdi bizim dilimizde kalmış; "Allah bin bereket versin, bereketini artırsın, bereketli olsun." deriz. Aslında öyle bir şey yokmuşta dil alışkanlığıymış gibi söyleniyor. Hakikatta insan bilmez, farkında olmaz. Allahu Teâlâ; malına, parasına, servetine bildirmeden bereket verir. Çok iyi ve dikkatle izlenirse belli olur. Bazılarının ki de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vessellem)'in yaptığı, bereketlendirdiği gibi olur. Her insan bunları yapacak kapasitededir. Allahu Teâlâ'yı düşünüp kuldan değil, ondan istememiz lâzımdır.

 

*  *  *

 

Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm) tepesinin üstünde dik, uzun tüyler olan (toytüllü kuşu) Hüthüt kuşuna Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm) çok (öfkelendi) tepesindeki tüylerinden tutup, havaya kaldırdı ve yere attı. Kuş yere inince Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm)'a:

- Ben senin karşında ne kadar acizsem, sen de bana karşı ne kadar güçlüysen ve hükmün her yere geçiyorsa, Allahu Teâlâ'nın yanında da yarın sen benim gibi aciz kalırsın. Ben sana boyun eğmem, Rabbıma boyun eğerim. Mahşerde onun da seni kepezinden (tepesinden) tutup kaldıracağını bir tarafa atacağını düşünmezmisin? Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm)'ın öfkesi geçti. Kuştan özür diledi. Kendisi hüthüt'e karşı ne ihsan, hediye yapması gerekiyorsa yaptı, barıştı. Halbuki Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm)'a itaat etmeleri için Allahu Teâlâ çeşitli selâhiyeti vermişti. Hem de Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm) büyük Peygamberdir. Kuşun Allahu Teâlâ'ya tevekkülü o kadar fazla ki Sultan Süleyman (Aleyhis-selâm)'a boyun eğmiyor. Allahu Teâlâ'ya güveniyor.

 

*  *  *

 

Eyyüb (Aleyhis-selâm) hastalandığında yedi sene hastalık çekmişti. adamları, kendini sevenler;

- Senin iyi olman için duâ yapacağız. Sende âmin de dediler. Herkes hazırlanmış ya Rabbi! Eyyüb (Aleyhis-selâm)'ın bu hastalığını gider diye duâ edecekler. Eyyüb (Aleyhis-selâm) onlara:

- Benim ömrüm ne kadar? dedi. Onlar:

- Altmış yetmiş sene kadar dediler. Onlara:

- Allahu Teâlâ bana altmış sene sıhhat verdi. Bunun yedi senesini hastalıkla geçirdim. Altmış sene de hasta etse, birbirine eşit gelir. Altmış sene sıhhatli yaşadığımı unutup, yedi sene hasta ettiği için yalvarmak, bu hastalığı kaldır demek, Allahu Teâlâ'ya karşı bizim için ne kadar ayıp olur. Sakın bir daha böyle düşünmeyin. Allahu Teâlâ nasıl bilirse öyle yapsın." dedi.

Eyyüb (Aleyhis-selâm)'a bak! bir âlimin, bir hocanın, bir dervişin senelik yiyeceği var. Sıhhati de yerinde, Allahu Teâlâ'yı bırakıp, onun yardımını unutup, bir kula halinden şikayet ediyor. Yahut şu Kûr'an kursunu, şu camiyi yaptırıyorum (zengin fasık da olsa para gelecek) diye zenginlerin kapısına gidip el açıp boyun büküyor. Efendim, sultanım yardımınızı bekliyorum. Yaptığımızı bir görün şöyle şöyle yaptırdık, yarım kaldı gibi sözler, bizim için ne kadar ayıp, ne kadar yersiz ne kadar da mes'uliyetlidir.

 

*  *  *

 

İbrâhim (Aleyhis-selâm) peygamberdi, oğlu İsmâil (Aleyhis-selâm)'de peygamberdi. Kâbe-i Muazzama'yı sırtları ile taş getirip, ikisi yaptılar. Kimseden yardım beklemediler. Herşeyini kendileri yaptı. Biz âlimler! haşa sümme haşa, onlardan büyükmüyüz? Elimizi kolumuzu çemreyip, bunu ben yaptıracağım, yapacağım diye neden herşeyini üzerimize almıyoruz? Niçin başlamıyoruz, yapmıyoruz? İşte Allahu Teâlâ'ya güvenemediğimizden, Allahu Teâlâ'ya onun dînine keder getirmekten korkmadığımızdan, ileri geliyor.

 

*  *  *

 

Kâfirlikten müslüman dînine dönen bir adamı hiç kimse işe almadı, çocukları da kendi de aç. Eve dönüşünde hanımı, ailesi çalıştın mı, para getirdin mi? diye sordular. O:

- Paramı yarın verecek sabredin. Yarında iş bulamadı. Camiye gitti, ibadet ve duâ etti. Çocuklar iki gündür aç. Kendi kendine sen İslâm dînine niçin döndün. Eski dînindeyken geçimin iyiydi. İslâm dînini terk et, gibi şeylerle nefis, şeytan ve dünya sevgisi, moralini bozuyor. O adam evine yine eli boş dönüyor. İki gündür hem ailesi, hem de kendisi aç. Kimseye halını şikayet etmiyor. Eve yaklaşınca bir mendile toprak dolduruyor, çocuklar elimde görsün de sevinsinler diye düşünüyor. Evde yemek piştiğini kokusundan biliyor. Elindeki mendili oraya boşaltıyor, içeri giriyor. Hanımı kendini karşılıyor. Kendi bir işe girmemiş, iş bulamamış, hiç kimseye halını şikayet etmemiş ve dilenmemiş. Yalnız evindeki ailesine ben bir ağanın yanında çalışıyorum diye yalan söylüyordu. Yarın paramı verecek diyordu. Hanımı kendisine:

- Senin çalıştığın ağan ne kadar zenginmiş, iki günlük çalışmanın karşılığı bir tabak altın gönderdi. Çalışmasına devam etsin, ben parasını arttıracağım diye de haber gönderdi. Altınlar cennet altınıydı, getiren ve söyleyen Cebrâil (Aleyhis-selâm)'di. adam ailesine:

- Ben hiçbir işte çalışmadım, iş bulamadım, iki günümü akşama kadar camide Allah'a dua ederek, yalvararak geçirdim. O altın bize Allah tarafından geldi. İslâmiyetin, dînin kıymetini bilmemiz ve takdir etmemiz lâzım dedi. Mendile çıkınlayıp yere döktüğü toprağı, oraya döndüğünde altın olmuş gördü.

 

*  *  *

 

Yine çok meşhur eşkiya olan Ebû Fadıl Bin Iyaz Hazretleri tövbekâr olup soyduğu kervanların sahiblerini bulup hakkını helâl ettirmeye çalışıyordu? Bir Yahudiyi de soymuştu, onu da buldu. Bu mübarek zat bir çok seneler gözyaşı döküp ağlamış duâ etmiş ve duası da kabul olmuştu. Fakat kendisinin haberi yoktu. Bu Yahudiye;

-  Zamanla ben eşkıya iken seni soymuştum. Çokta malını paranı almıştım. Ne dersen onu yapayım, bana hakkını helâl et dedi. Yahudi:

- Benim ümmetimden çok günâhkar olup, tevbe istiğfar edenlerin tevbeleri kabul olursa, onların toprak diye avuçladıkları altın olur diyen hadîsi okumuştu. Şimdi meşhur duâ, bir insan, bir insana çok iyilik ederse Allah toprak diye avuçladığını altın etsin derler. Bu söz bu Hadîs-i Şerife göre söylenmiştir. Yahudî; Ebû Fadıl Bin İyaz Hazretlerine:

- Şu mendili al, dışarı çık, avcunu toprakla doldur, mendile koy, mendili bana getir dedi. Yahudinin maksadı İslâm dîninde söylenilen söz gerçek mi, (doğru) haklı mı? Şayet doğru ise bu çok günahkâr olanı adamın tevbesi ve duâsı kabul oldu ise, mendile koyduğu toprağın altın olması lâzım. Bunu denemek istiyordu. Ebû Fadıl Bin İyaz Hazretleri Yahudinin dediğini yaptı. Mendili önüne koydu. Yahudî mendili açtı baktı, mendilde ki toprağın hepsi altın olmuş. Ebû Fadıl Bin İyaz Hazretleri altına ve mendile hiç bakmıyordu. Yahudîye hakkını helâl etmesi için rica ediyordu. Yahudi yalnız bir şartla hakkımı helâl ederim dedi.

- Ben müslüman olacağım, sende benim müslüman olduğuma şahitlik yapacaksın. Beni yanından ölünceye kadar hiç ayırmayacağına,  dünyada ve âhirette en samimi arkadaşın, komşun, yoldaşın olarak kalacağımı, Allahu Teâlâ'ya vaad edip söz veriyorsan, altınlarda senin olsun, servetimin hepside senin olsun. Hakk'ım da helâl olsun. Bunu kabul etmezsen hakkımı imkânı yok helâl etmem dedi. Ebû Fadıl Bin İyaz Hazretleri bu teklifi seve seve kabul etti. Yahudi müslüman oldu. Ebû Fadıl bin İyaz Hazretleri de çok büyük meşayıh, şeyh olmuştu. Kerametleri çok aşikardı. Ömür boyu Yahudiyi tekke'sinden, yakınından ve komşuluğundan ayırmadı. İşte bu kadar zengin ve cömert olan Allahu Teâlâ'dan beklemeli, ondan istemelidir.

 

*  *  *

 

Hazret-i Osman (Radiyallahu anhu) bin devesi buğdayla, üzüm yüklü, Şam'dan kervan olarak Medine'ye geldi. Medine'de kıtlık vardı, yiyecek geldiğinde halka ilân edilir, tüccarlar satın alır, kârı ile satarlardı. Tüccarlar toptan satın almak için Hazret-i Osman'ın başına toplandılar. Birisi:

Bu develeri yükü ile beraber, her masrafını çıkar, net olarak % 10 kâr olarak ver, dedi. Hazret-i Osman :

- Daha fazla veren var, dedi. Tüccarlar artıra, artıra en sonunda % 100 kâr veriyorum dediler.

Hazret-i Osman (Radiyallahu anhu):

- Daha fazla veren var, dedi. Onlar:

- Yâ Osman! Sen yalan söylemezsin, Medine'nin tüccarları hep burdayız, yolda da kimse fiyat vermez. Bu %100'den fazla kârı kim veriyor? (Yani % 100 deyince misli misline yüz devenin kendisi ve yükü yüz milyon lira ederse 200 milyon lira vermişler, bundan fazla kârı kim veriyor.) Hazret-i Osman (Radiyallahu anhu):

- Siz malının kârını bir misli artırdınız. Allahu Teâlâ Kûr'an-ı Kerim'de en az on misli, yetmiş misli, yüz misli, yediyüz misli, bin misli artırır diyor, siz bire karşı, bir kâr veriyorsunuz. Allahu Teâlâ bire karşı iki milyon vereceğini vaad ediyor deyince hepsi çekildi. Bu malı develerle beraber hepsini fakirlere infak etti. Üç beş deveyi yüküyle beraber bir fakire verdiği oldu. Yükü de, deveyi de, hepsini hediye olarak verdiği fakirde, şimdi bizim lisanımızda söylenir, tatbik edilmez. Bir insana herhangi bir işini bitirip bir mal, para, eşya verdiğinde diğeri ona "Allah bin bereket versin" der. Yani Allah bin misli artırsın demektir. Bu Allah'ın sözüdür. Allahu Teâlâ birin yerine bin vereceğini vaad ediyor.

 

                                                             Doğru yola gittin ise

                                                             Şeyh eteğin tuttun ise

                                                             Bir hayırda ettin ise

                                                             Birine bindir az değil.

                                                                                     Yunus EMRE

 

Allahu Teâlâ birin yerine lutfundan bin verecekse, biz niçin başkasından umalım, isteyelim.

Soruyorum size, yüzde yüz kâr edeceğiniz veya iki misli kâr edeceğiniz her hangi bir şey'e canınızı atıp, onu yapmak istersiniz. Bu ona inandığınızdan kâr edenleri gördüğünüzdendir. Allahu Teâlâ; birin yerine bin bereket versin, sözüne inanıyorsak tatbik etmemiz lâzımdır. Allah yoluna ver, kuldan isteme, Allah'tan iste. Bu sözleri parayı isteyeceğimiz adamlardan para koparmak için söyleriz.

Bir fakir kapına gelip, yalvarsa, acım, muhtacım dese vermezsin. O vermemen inanç noksanlığındandır. Bunu verenlerinde inancının çokluğundandır. Bunları bilip, söyleyip, tatbik etmeyen âlim ile, çok az bilip bunları tatbik edip veren ve yapanlar malumdur. Kûr'an-ı Kerim'de;

 

(Sûre-i Cum'a, Ayet 5)

"İlmi ile amel etmeyen âlim (hoca) vaaz her ne ise kitap yüklü eşşek gibidir. Yani: Eşşeğe kitabın ağırlığından başka bir şey kalmaz, o âlime de ilmin mes'uliyetinden başka bir şey kalmaz. buyuruyor.

 

 

 

 

ÖNCEKİ KONU                               KONULAR                            SONRAKİ KONU