S Ö Z L Ü K
— A —
abes: Boş, saçma
(şey)
âbîd: İbadetçi,
ibadet eden.
aciz: zavallı,
beceriksiz.
acz: acizlik.
âdâb: edep,
terbiye.
adû: düşman.
Aduvv-ullah:
Allah'ın düşmanı.
âfât: Bela,müsibet.
afitab: Güneş,
güneş ışığı.
ağniyayı şakirin: zengin (şükreden zengin).
Ahad: Allah'ın adı.
ahadîs: (ehâdîs) hadîsin çoğulu.
ahd: söz verme, and, yemin.
Ahd'ü eman: emin sözleşme.
aher:
diğeri, dışarı.
ahû:
ceylan, karaca.
ahlâk-ı zemime: kötü ahlâk.
ahz: alma, kabul etme.
ahz-ü intikam:
intikam alma.
akil baliğ: olgunlaşma buluğa eren, reşid.
akim:
kesik,
kısır, neticesiz.
akîp: bir
diğerinin arkasından gelen.
Resûllerin
arkasından gelen.
alâka: ilgi, ilişki.
alayı illiyyîn: cennette en
yüksek makam.
aleddevam:
daimi sûrette, boyuna, sürekli olarak.
alelâde:
adet olduğu üzere, bayağı.
Âlem-i Ceberüt: üçüncü alem.
Âlem-i Hayret: Beşinci alem.
Âlem-i Lâhut: Dördüncü alem.
Âlem-i Melekût: İkinci alem
Âlem-i Ulvî: Büyük alem
Âleyh'il Lâ'ne: Lâ'netlenmiş
Âlî: Ailesi, evladı.
amân'a gelme: boyun eğme.
ammâ: lâkin, ama,
fakat.
amûd-i fukarî: omirilik
anâsır: elemanlar, ögeler.
And olsun: yemin ederim.
andırmaz: benzemez.
A'râb: Arab'ın çoğulu, çöl arabları.
Arab: Irak, Şam, Ceziret-ül Arab,
Ârî: çıplak, hür.
Arş-ı Â'la: Yedi kat seb'i semâvatı geçip Allahu Teâlâ'nın
olduğu yer. Buna karşılık Allahu Teâlâ her yerde hazırdır. En gizli şeyleri görür ve bilir.
Arş-ır Rahman: Rahman'ın
aşrı. O da aynı manâda.
Ashâb-ı suffa: Medine'de, Mescid-i Neb'evî civarında "suffa" denilen müsafirhanede
kalan Peygamberimiz tarafından yedirilen, içirilen fakir müslümanlar. Ashâb.
âsumân: semâ,
gök.
asr-ı evvel,
sâni: Namazın ilk vakti, ikinci vaktı.
âşikare: belli,
açık, meydanda.
Aşk-ı mecâzi: Dünyada hakiki aşktan evvel gelen aşk.
avam: tarîkatın
dışındakiler.
Avane: yardım
eden, yardıkçılar.
avdet: geri
gelme, dönme, dönüş.
avret mahalli: mahrem yer.
ayal: aile
ayan: açık, aşikar, meydanda.
Ayât: Kur'ân'ın herhangi bir
cümlesi. Âyet.
Ayine-i ilahi: Allah'ın
aynası.
âza: organlar
azab: işkence, keder.
azimet: azmetme.
azlet: görevden al.
azze: kapsül.
—
B —
bâb: kapı.
bâde-i:
şarap,
içki.
baha: bedel,
değer.
bahâdır: cesur,
yiğit.
bahir: deniz.
bahis: bahse
girme, löç.
bahr-i ber: deniz
ve kara.
bahşetmek: bağışlamak, vermek.
bahşire:
pazarlık.
ba-husus:
husûsiyetle.
bâis: sebep olan,
gönderen; icab ettiren.
bakabillah: en yüce makam.
baka
camın şarabından: aşk şarabı.
bâki: daimi.
Bâkir: İmâmın beşincisi,
İmâm-ı Zeynül-Âbidin'in oğlu ve İmâm Hüseyin'in torunu.
baraslık: bir nev'i hastalık.
basiretsiz: bâtını kör, mâneviyatı olmayan.
bâtıl: asılsız.
bâtın: iç yüz, iç, gizli, görünmeyen nesne, manevîyat.
bâtınî: iç yüzü; dahili sır ve hakikatle ilgili.
bedesten: kapalı çarşı.
bedevi: göçebe, çölde yaşayan.
bedîd: görünür, açık, meydanda.
behemehal: herhalde, elbette, nasıl olursa olsun, mutlaka.
beri olmak: sakınmak.
ber-dâr: asılmış,
selbedilmiş.
bertaraf: bir yana atılan.
beyân: anlatma,
açık söyleme, bildirme.
beyinsiz:
akılsız.
Beytullah:
Allah'ın evi, Kâ'be.
Beyt-ül mal:
hazine, maliye hazinesi.
bezletmek:
adamak, bol bol verme, saçma.
bezmolmak:
dernek, meclis.
biât: elden tutup yemin etme,
söz verme.
bid'ât: Peygamberimizin
yapmadığı, söylemediği her şey.
bid'ât-ı hasene: iyi bid'ât.
bid'at-ı seyyie: kötü bid'ât
bider: tohum.
bi-hakkın: Hakkiyle,
tamamiyle.
bilâ: -sız (olumsuzluk eki)
bilâhire: sonra,
sonradan.
branşı: dalı,
çeşidi.
bisât: kilim, minder, döşeme, keçe yaygı.
buğz: gizli kin.
buğzu fillah: Allah için
buğz, kin.
buhûl: cimrilik.
Burak: Cennette binek.
bühtan: iftira, yalan.
Bürhân: delil, ispat, tanık.
büryan: ateşte yanan,
kavrulan.
—
C —
Câiz: uygun, münasip.
Ca'ferî: Şiîlerden İmâm-ı
Ca'ferî Sâdık taraflısı olanlar.
Caîze: Yol yiyeceği, azık,
hediye, bahşiş. Eski şâirlere yazdıkları methiyeler dolayısıyla verilen para ve
bahşiş.
Câmi: içinde namaz kılınan
ibadet yeri; içinde cuma namazı kılınan yer.
canibi: yana ait,
yanda olan, yana düşen.
cemâat: topluluk.
cemâl: yüz
güzelliği.
Cemâl-ullah:
Allah'ın yüzü, cemâli.
cenân: kalp,
yürek, gönül.
cenanı: cemali,
yüzü.
ceyyit: taze, hoş, iyi, saf.
cezbe: Rûhun hayret ve sevince kapılarak sanki cesetten hariç bulunuyormuş gibi olması, heyecanın gelmesi, kendinden geçmesi.
cıfıd: gayri müslüm.
cidal: savaş,
kavga.
cife: pislik.
cihâd: harb.
cihan nümâ: büyük, yüksek taraca, harita.
Cihâr-ı yâr: dört halife.
cihet: yan, yön, taraf; yüz,
yer; sebep, vesile.
cüzzam: bir nev'i hastalık.
— Ç —
çar adû: dört düşman.
çar naçar:
mecburi, çaresiz, ister istemez.
çeri: askeri.
çıngı: kıvılcım
çile: zevk ve
sefâdan el çekerek bir yerde kırk gün ibâdet.
çirkef: pislik.
cizye: müslüman
olmayan teb'adan alınan vergi.
cüzzam: hastalık.
— D —
dalâl: doğru yoldan sapma.
dalâlet:sapıtma.
dâr-ül-harb: savaş, kavga meydanı, harp zamanı.
def'i hacet: abdest bozma.
deknu: kadar.
dem: kan
dem-be-dem: daima, vakit vakit.
derece-i kemâl: derece, rütbe, basamak.
derûn: içi, dahil,
kalb, gönül.
dessuki: On iki tarîkattan
biri.
didar: yüz, cehre, cemâlullah
dilhane: ağız.
dînen: din ile ilgili.
dîn-î mûbin: mübarek din.
dirayet: iktidarlı, zekâ, bilgi, kavrayış.
diriga: yazık, eyvahlar olsun.
dizbediz: diz dize.
dühûl: içeri girme, dahil olma.
dûr: uzak.
dürdane: inci tanesi, sevgili, kıymetli.
dürr-il: inci.
Düstûr: Kanun, kaide, kural.
— E —
ebrâr: hayır sahipleri.
ebter: erkek evladı olmayan, sonu kesik, devamsız.
ecir: sevap, mükafat.
ecrî: mükafatı.
ecrûm: cansız olan cisimler.
edâ: yerine getirme.
edna: adî.
ef'al: işler, ameller.
ef'al-i ilahi: ef'ali ilahiye; Allahu Teâlâ'nın yaptıklarının gizli yönleri.
efdal: makbul
efgan: ağlamak, bağırıp çağırmak, figan.
eflak: semâ.
efsun: büyü, sihir.
eğe: kaburga kemiği.
ehl-i ayal: ev, aile, çoluk-çocuk.
ehl-i hâl: Allah'tan gelen hâl bulunan kişi.
ehl-i Kıble: müslüman.
ehl-i sünnet vel cemâat: Hz. Resûlullah (sav)'ın yolunda olanlar.
ehl-i takvâ: Allah'ın emirlerine itâat edip, yasaklarından sakınan, onun üzerinde çok duran.
ehl-i tekmil: tamamlayıcı.
eftaf-ı ilâhiye: ilahi güzellik, pek latif olan.
el yevm: hâlen.
emânına: eminlik, korkusuzluk, yardım isteme.
Emannâme: yardım isteme, aman dileme.
emmâre: emreden, emredici, şeriatta olan makam (Nefsi Emmare)
Enbiya: Peygamber.
Envâr-ı Tecellâ: Nur-i ilâhi.
Erkan: Yol.
ervah: rûhlar, canlar.
Ervahı ezel: Rûhların evveliyatı.
esfel-i sâfilîn: cehennemde bir makam.
Esmaül Hüsna: Allah'ın isimleri.
esrarı ilâhî: aklın eremeyeceği işler.
estağfirullah: Allah'tan mağfiret dileme, istiğfar, tevbe.
eşheb: beyaz, kır at, soğuk gün, güç iş, aslan, esed.
eşhür-ül hurum: dört mübârek ay.
eşraf-ı saat: uğurlu ve mes'ud saat.
Evlad-ı Resûl: Peygamber evladı.
Evliyayı kümmelin: evliyâlığın bir derecesi.
evrad: okunması âdet olunan dini dualar.
evsaf: sıfatlar, kaliteler.
eyvan: kilise, büyük sofa.
eyyam-ı büyuz: her hicrî ayın on üç, on dört, on beşinci günleri.
ezâ: cefa, eziyet etme.
ezcümle: toplam.
ezkâr: zikir.
ezlâm: cahiliyet devrinde, Arabların fal açmak için kullandıkları kumar okları.
— F —
fâcir (fücûr): fena huylu, günahkâr, fücûr sahibi.
fadih: hurmadan yapılan şarap.
fadlı: iyilik, fazilet, lütuf.
fakih: fıkıh (din, şeriat) ilminin üstadı.
fani: yok olma.
farîza: farz.
fasık: iki iyi amel arasında bir kötü amel yapan.
fedâi: canını esirgemeyen, mühim birmaksat uğrunda canını vermeye hazır bulunan.
fehmetme: anlama, anlayış.
felek: dünya, âlem.
felekler: alemler, dünya gibi dünyalar.
fenâ: yokluk,kötülük.
fenâ-fillah: Hakk'ta fani olma, yok olma.
fenâ-fi-r-resûl: Peygamberde yok olma.
fenâ-fiş-şeyh: şeyhte fani (yok) olma.
fesad: bozukluk.
ferace: Batı Trakya'da giyilen giysi, çarşaf.
fetvâ: Din önderi tarafından verilen şer'i hüküm ve karar..
fevc: bölük.
fevkinde: üstünde.
fevt: kaybetme.
fevt etme: bir daha ele geçirmemek üzere kaybetme, elden çıkarma, kaçırma.
feyiz ırmağı: manevi tad.
feylesof: bilgin, filozof.
feyz: ilim, irfân.
fırka: bölüm.
fırka-î dâlle: (fırak-ı dâlle) delâlete düşmüş, sapıtmış, iman etmeyen fırkalar.
fıtrat: yaradılış, tabiat, mizaç, huy.
fidye: esiri kurtarmak için ödenen para.
fidye-i necât: can kurtarma akçesi.
figane: ağlama.
fire: eksilmek.
firaş-ı saadet: döşek, yatak.
firkat: dostlarından ayrılma.
fî-sebîl-illâh: Allah için, Allah yolunda karşılık beklemeksizin.
fitne: belâ, sıkıntı; ayartma, azdırma, fesad, ara bozma.
fitrat-ül islâm: islâm tabiatı, yaradılışı, islâm mizacı.
fuhuş: zinâ.
fukarâ-yi sâbirîn: sabırlı fakir.
fücûr: günâhkâr, ahlâka aykırı durum, işret.
— G —
Gâdab: öfke.
ganâim: ganimet.
ganimet: harbte alınan para, mal, cariye, köle.
garaip: garip, hayrette kalma.
gavsiyet: yardım.
gavs-ı a'zam: en büyük yardımcı.
gayr-i meşru: normal olmayan.
gazve: harp.
gedâ: dilenci, yoksul.
gıbta: imrenme.
gılmân: cennette hizmetçi.
gıylu gal: dedikodu.
giriftâr: tutulmuş, yakalanmış esir, düşkün, tutkun.
giran: bıktırıcı, usandırıcı, üzücü, elemli.
giryan: ağlayan göz.
giryanım: ağlayan gözüm.
gubar: toz.
gurbiyet: Allah'a yakınlık.
güsûl: yıkanma, hamam yapma.
güssa: keder, tasa.
gulâm: tüyü, bıyığı çıkmamış delikanlı, köle, esir.
gûmrah: iştahlı
günah-ı kebâir: büyük günâh.
güruh: topluluk.
Gürz (eskiden): silâh olarak kullanılan uzun saplı, büyük demir topuz.
— H —
Habâil: ince ipten yapılmış olan tuzaklar, ağlar.
Habîr: Cenâb-ı Hakk, haberli, bilgili.
Habib-ullah: Allah'ın sevgilisi, Hz. Muhammed Mustafa (sav).
habt: iptal etme, bir bahiste susturma.
hacâmat:
haccam:
Hacil: Utanmış, utancından yüzü kızarmış.
Hadim:
hizmet
Hadîs: Peygamberimizin (sav) kutsal sözü.
Hadîs-i Kudsî: Âyet olmayan, âyet gibi, Cebrâil (as)'ın Peygamberimiz (sav)'e getirdiği müjdeli emirler.
Hafî: gizli.
Hafîdi:
hail: Korkunç, iki şey arasında veya bir şey önünde perde olan, mani olan arayı kapıyan, engel.
hâiz: mâlik, sahip, taşıyan.
hakayık: hakikatların hakikatı.
Hakk'ın hamili: Allah'ı taşıyan.
Hakk Teâlâ: Allah'ın yüce ismi.
hâki:
hikaye
hâk-î pay: ayak tozu.
hâl: dervişlerin cezbesi, baygınlığı, coşkunluğu.
hâlis: hilesiz, katkısız, erkek adı.
hâlet: hâl, suret, keyfiyet.
haleti aşk: aşk hali.
halif: yemin
halife: Peygamber vekili [Hz. Muhammed (sav)'in vefatından sonra ümmet idaresinin başına gelen kimse].
halvet: sakin yer (oda)
hamîr: içki.
hamle: hücum (vurma).
hamûle: yük, gemi yükü.
hançere: hançer, gırtlak.
Hannan: Hükümdarlar, hanlar, yürek yufkalığı, acıma merhamet.
hanedanı: kökten, asil ve büyük aile, ocak.
harbe: harb aleti.
harfsiz: harf olmayan.
harici:
dışarıya mensup, hariçle ilgili. Vaktiyle Hz. Ali'ye isyan
hâssa: (hasse) Bir şeye mahsus olan kuvvet ve hal, duygu.
hased: kıskançlık, çekememezlik.
hasen hulk-i: güzel huylu.
haslet: meziyet.
hasmı: düşmanı
hâssü âm: Herkes.
hast: hasta
hasûr: mücahede yoluyla evlenmeye ve kadınlara yaklaşmaya rağbet etmeyen.
haşiyet: Bir kitabın sahifelerinin kenarına ve altına yazılan yazı.
haşretme: kıyamette toplanma.
hatarat: tehlikeler.
hatem: mühür, üstü mühürlü yüzük.
havaici asliye: stok yapmak.
havâdis: ilgi ile karşılanan haber, yeni söz.
havf: korku.
havaric: asiler, zorbalar. "Hakem vakası"dan sonra
Hz. Ali'ye isyan
havsala: akıl, anlayış, zihin.
hayat-ı tayyibe: temiz hayat.
hayfla: yanıp yakınmakla
hayırhah: (hayr-hâh) Hayırhanlık, iyilik severlik.
hayrul enam: hayırlı olan.
Hayyu rahman: gören Allah
hazar: normal zaman.
hazer: sakınma, kaçınma.
hecin: koşu devesi (Arkasında iki hörgücü olan ve çok hızlı koşan bir cins deve)
herc-ü mec: alt, üst. Karmakarışık, allak bullak.
hezeyan: sayıklamalar, saçma sapan konuşma.
hıfz: saklama, ezberleme.
hidayet: yardım.
hikmet: Anlamlı söz.
hilafet: halifelik, peygamber vekili olarak islâmlığı koruma vazifesi.
hilkat: yaradılış.
hilm: insanın tabiatında olan yumuşaklık.
himmet: yardım.
Hikmeti ma'neviye: Manevi yardım.
hitamında (hitam): Son, nihayet, bitme, tükenme.
hizb:kısım, bölüm,taraflar.
Hizb-ullah-ür-rahmân: Allah'ın emrine inkiyad hususunda birleşen zümre.
Hubb-ü fillah: Allah için sevmek.
Hûd: zırh, başlık, miğfer.
Hud'a: Hile, aldatma.
Hulûl: gelip çatma, girme.
Hullet: içten sevgi, hakiki dostluk, arkadaşlık.
Hum-Hane: meyhane, aşığın kalbi.
Hûn:
Hûri: cennet kızı, cennet ehline verilen.
hûri cenan: cennet hurisi.
husûlu (husûl): Üreme, türetme, çıkma.
huzur-u rabıta: tefekkür, düşünme.
Hüccet: Delil.
hükmü sabık: eski hüküm.
hüsn-i kabûl: iyi bir surette kabul etmek.
hüsn-ü zann: iyi zannetme, iyi fikir besleme
— I —
Ivazını (ivazen): Karşılık olarak, karşılığında.
— İ —
İbâ: tiksindirme.
İblis: şeytan.
ibtihâl: yalvarıp, yakarma.
ibtilâ: musibet, belâ.
ibtilâ mecâze: Allah'ın sevdiğine verdiği belâ.
icma: toplamı, hepsi.
icma-i ümmet: imâmların fakihlerin, din işlerini tayin için birlik olmaları.
icraat: fiilen yapma.
ictihâd: bir kimsenin bir şeyden mânâ ve hüküm çıkararak o iş hakkındaki fikri, görüşü, âyet ve hadîste olmayan âyete ve hadîse yakın âlimin kendi görüşü.
ictimai: sosyal.
ihtifal: büyük bir kalabalıkla yapılan merasim, tören yapma.
ifrât: aşırı gitme.
ifsad: fesada verme, bozma.
iğtisâl: gusul abdesti
iğvâ: azdırılma, azdırılmış.
ihata: Bir şeyin etrafını çevirme, sarma, kuşatma, etrafı çevrilme, kuşatılma, sarılma; Tam kavrayış, anlayış, geniş bilgi.
ihlâsa erdirilmiş: kalbi temizlenmiş.
ihtikâr: halkın yiyecek gibi gıda maddelerini ucuz toplayıp fırsat bulunca pahalı satma, vurgunculuk, stokculuk.
ihtilâf: görüş ayrılıkları, uyuşmamazlık.
ihvan: ahiret kardeşi.
ihya: yükseltme,yüceltme.
ikab: Ezâ, cefâ.
ikâz: uyandırma, uyandırılma, aklını başına toplatma.
ikbal: baht, talih.
iktibas: Bir yazıyı, düşünceyi aktarma.
iktifa: yeter bulma, aza kanaat etme, yetinme.
iktisab-ı kuvvet: kuvvetli hale gelme.
ilâ âhir: devamı var.
ilel: illetler, hastalıklar.
ilhâm: insanın gönlüne bir şeyin doğdurulması, bildirilmesi.
ilm-i ezelî: Levhu Mahfuzdan evvel, Allah'ın bilmesi.
ilm-i ledün: ilerde geleceği bilme, gayb ilm-i
ilm-i kelâm: konuşma ilm-i
ilm-i usul: Usul ilm-i.
ilzam: cevap veremez hâle getirme, susturma.
imdallah: Allah'ın yardımı.
imsâk: sahur vakti.
imtina: çekinme, geri durma; imkânsızlık, olmayış.
inâbe: bir mürşide başvurup, tarikata girme.
inayet: Dikkat, gayret, özenme; Lütuf, ihsan, iyilik.
incizâb: 1. çekme, çekilme, 2. Cazibeye çekilme.
indi te'vil: bir konuyu kişinin kendi inanışına göre mana vermeye kalkışması.
infâk: cömertlik.
inhizam: hezimete uğrama,bozulma, alt olma yenilme, bozgunluk.
inkisâr: kırılma, Allah tarafından kalbin kapanması.
inkiyat: boyun eğme, itâat.
intisab: ders
intizar: bekleme, beklenilme; gözleme, gözlenilme.
inşallahu Teâlâ: Allah'ın izni ile.
inşikâk: yarılma, çatlama, ikiye ayrılma.
inzal: inme.
inziva: ıssız yer.
ibtidâ: başlangıcı, ilki.
irâdet: irâde, dileme, gönül isteği.
irfân: ilim (ilâhi bir feyiz olarak kainatın sırlarını bilme kudreti.
irşad: ayıkmak, ayıktırmak, uyarma.
irtihal: göçme, göç etme, ölme.
iskân: sakin kılma, oturtma, ev sahibi etme, yerleştirme.
irtikab: bekleme, gözleme. Kötü bir iş işleme, yiyicilik, rüşvet yeme.
isnad: suç yükleme.
isneyn: iki pazartesi.
istiâze: ivaz olarak, karşılık olarak bir şey isteme. "eûzü bi-ilâhi mineş-şeytâni-ir-racîm" veya "neûzû bi-llâh" "el-iyâzû bi-llâh" gibi sözler söyleyerek Allah'a sığınma.
istibdât: (istibdâd) Keyfi idare sistemi, idarede tazyik, baskı; idare etme.
istidlâl: Delâlette bulunmasını isteme, ayartmaya çalışma.
istidrac: Allah'ın gadabından verdiği, bir de şeytânın bildirdiği.
istigase: yardım isteme.
istiğfar: Allah'tan günâhın bağışlanmasını istemek.
istiğna: Aza kanâat etme, tok gözlülük, nazlanma, ağır davranma, çekinme.
istihâre: birşeyin hayırlı olup olmayacağını anlamak için abdest alıp, dua edip, uykuya yatmak.
istihkâm: sağlamlık, kuvvetli siper.
istihza: biriyle eğlenme, alay etme.
istimdâd: medet, yardım isteme.
istinaden: dayanma.
istiska: suyun, lüzumunu şiddetli duyma, yağmur duasına çıkma.
istiskâl: huzurundan hoşlanmama, yüz vermeme, koğarcasına muamele etme.
istişare: müşavere, bir konuyu tartışma.
işret: içkili eğlence.
iştibah: şüphelenme, şüphe etme.
iştira:
satın
itâb: Azarlama.
itbâ: tâbi kılma, arkasına, ardına katma; bir kelimeye katılan aynı kalıpta başka manasız söz. Zengin-mengindeki mengin gibi.
i'tikad: gönülden tasdik ederek inanma.
i'tikâf: Ramazan'ın son on gününde camiden hiç çıkmadan ibadet.
i'tisâf: doğru yoldan sapma.
İ'tiyad: âdet edinme, alışma, alışkanlık.
itmam: tamamlama.
ittibâ: tâbi olma, uyma, ardısıra gitme.
ittihad: Bir hal, söyleme ile anlaşılmaz.
ittihaz:
sayma, tutma,
ivaz: bedel, karşılık olarak verilen şey.
izhâr: gösterme, meydana çıkarma, yalandan gösteriş.
— K —
Kabzetme: Rûhunu alması, ölüm.
kadı: hakim.
kâhin: gaibten haber veren. Şeytânın bildirmesinin çeşidi.
kâil: söyleyen, diyen.
kâim: kıyam, namaz kılan, ayakta duran.
kamer: ay.
kamet: namazda farzdan önce müezzinin ezan okuması.
karabet: akrabalık.
kasem: yemin.
kavil: söz.
kavli: söz ile ilgili,söz olarak, sözde.
kaza: istemeden yapılan ve elden çıkan kötü, zararlı iş.
kazâ-i hacet: tuvalete gitme.
kelâm: söz.
Kelim-ullah: Allah'la konuşma.
kemâl: kâmil, oturaklı.
kerz: hazine, define.
kerâhat: iğrenme, tiksinme.
kerâmet: evliyaların lüzumu halinde gösterdikleri harikulade hal.
kerih: iğrenç, çirkin.
kesb: çalışıp kazanma.
kesel: tembellik, uyuşukluk.
kevneyn: cismâni ve rûhâni alem, dünya ve âhiret.
kezzab: yalancı
kıraat: okuma.
Kısâs: işlenen suçun aynısını suçluya da uygulamak.
kıssa: fıkra, hikaye, rivayet; vaka, macera.
kıtal: vuruşma, birbirini öldürme, savaş.
kıyâm: ayakta durmak.
kıyâs: benzetme.
kıyas-ı fukaha: fıkıh âlimleri.
kisrâ: İran kıralı.
kizb: yalan.
kople: bir tarım aleti.
köten: bir tarım aleti.
köz: ateş.
kubar: is, pas
Kuddise sırrahul celi: Sırrı mukaddes olsun.
kurb-i hak: hakka yakınlık.
kurbiyyet: yakınlık.
kurb-i zad: yakın kişi.
kubur: mezarlar, sinler.
Kuyûd: kayıtlar, bağlar, deftere geçirmeler.
külli: umumi, bütün, çok, hepsi.
kültüvator: tarım aleti.
kürsi: Allah'ın Arş-ı A'lâ'daki bir makamı (oturmak için yapılan taht)
— L —
Lâceram: şüphesiz, besbelli, elbette.
Lafz: söz (manalı olursa "kelime" manası, edatlarda olduğu gibi başkalarıyla meydana gelirse "harf" kısmına ayrılır.)
la'net: Allah'ın mağfiretinden mahrumluk.
la'net toku: Allah'ın gadabından olup, şeytanın boynuna geçen tasma, köpeklerin boynuna takılan demir tasma (tok).
Len-terân: beni görmeyeceksin.
leşker-i: askeri.
Levh-i kalem: Allah'ın kalemi.
Levh-i mahfuz: Allah'ın kullarının günahını, sevabını yazdığı yer, ilm-i ilâhi.
Levlake levlak: sen olmasa idin.
leyl-ü nehâr: gece, gündüz.
liva-ül hamd: Peygamberimizin sancağı, Muhammed ümmetinin mahşer günü altında toplanacakları bayrak, makam-ı ahmedi.
— M —
Maârif: Ma'rifetler, bilimler, bilgi, kültür.
mabeyn: iki şeyin arası, aradaki şey, ara.
mağbunluk: ahmaklık.
magfiret: affolma.
mahâsini (Mâh): Ay
mahbub: sevgili.
mahçupluk: utanma.
mahfe: deve üzerine insan oturması için kapalı yer
mâhi: balık.
Mahkeme-i kübra: Büyük mahkeme.
mahsurlu: sakıncalı (mahzur olarak geçiyor). Hazer olunacak, sakınılacak, korkulacak şey, engel.
mahv-ı fena: Hakk'ta yok olma.
Malik:
sahip, bir şeye sahip, bir şeyi olan; yedi cehennemin hakimi ve kapıcısı olan
melek. Zebanileri idare
mahzun: hüzünlü, tasalı, kaygılı.
maiyet: beraberlik, arkadaşlık, bir büyük me'murun emri altında bulunma.
makdem: gelme, dönüp gelme.
maktûl: katledilmiş, vurulmuş, öldürülmüş (kimse).
ma'neviyat: maddi olmayan, ma'nevi olan.
mania: (Men'den, mevâni) Men'eden şey, engel, özür, zorluk.
Marifet: Herkesin yapamadığı ustalık, tarikatta bir makam.
Maruz: arz olunmuş, arzolunan; bir şeyin karşısında te'sir altında bulunan.
Ma-sivâ: Allah'tan başka bütün varlıklardan ilgisini kesme.
Ma'siyet: asilik, itaatsizlik, isyan, günâh.
mas'um: suçsuz.
masun: saklanmış, korunmuş, salim, sağlam.
maşuk: aşık olunan.
mat: yenme.
mazhar: nail olma, şereflenme, birşeyin göründüğü, çıktığı yer.
mazharlar: Esma-ül Hüsna'nın gizli tarafı, kaleme gelmez.
meblağı (meblağ): para, akçe.
mecnun: deli.
Mecûsi: Kitap ehli olmayan, ateşe tapan.
medâr: bir şeyin döneceği, devredeceği, üzerinde hareket edeceği yer, etrafında dönülen nokta.
Medfun: defnedilmiş.
Medh: övme.
mefhum: fahim haline geçmiş, kömürleşmiş, kömür olmuş, fehmolmuş, anlaşılmış, sözden çıkarılan mana, kavram.
mekir: manevi geçit, zor geçit.
mekr: hile, düzen.
mekrûh: yapılması şeriatçe hoş görülmeyen hâl.
melânet: zemmama, çekiştirme.
Mel'un: Allah'ın huzurundan kovulmuş.
memnu: yasak.
me'mul: Umulan, beklenilen.
men: yasak etme, bırakmama, durdurma; esirgeme, vermeme, önleme.
menn: ihsân etme, iyilik etme.
menâkib: Çoğu tanınmış ya da tarihe geçmiş kimselere ait hikaye.
menâsik-i hâce: hacı olmak üzere Mekke'ye gidenlerin Kâ'be'yi ziyâret etmeleri, Arafat'ta vakfeye durma, kurban kesme, ihram giyme, sa'y gibi yapılan ibâdet hükümleri.
Menâzır: Manzaralar, görünüşler.
Menazil: Menziller, duraklar, konak yerleri.
Mensûh: hükmü kaldırılmış.
menzil: yol.
merahil: Konaklar, mesafeler, menziller, duraklar.
merzuk: rızıklandırma.
mest: sarhoş, kendinden geçme, mesh verilen ve üzerine pabuç giyilen kısa konçlu, hafif ve yumuşak ayakkabı.
mesabesi (mesabe):derece, rütbe, kadar.
mesrûr: sürûrlu, memnun, sevinmiş, merâmına ermiş.
mest-âne: kendinden geçmiş, sarhoşça.
meşakkat: sıkıntı.
meşayıh: şeyh.
meşreb: İbâdette kemal bulunca Allah'tan ona gelen huy, yaradılış, tabiat, mizaç, ahlâk.
meşcere: ağaçlık (yer) koru.
metâ: satılacak mal, eşya; sermaye elde bulunan varlık.
metbû: kendisine tâbî olunan, uyulan.
methu sena: övme.
mevkib: atlı veya yaya olarak maiyetle yürüyen alay, kafile.
mevkif: durak, duracak yer, istasyon.
mevlid: velâdet, yeni doğmuş Hz. Muhammed'in doğumunu anlatan manzum eser.
mevzu: konu, vaz olunmuş.
meyl: eğilme, eğiklik, akıntı, sevme tutulma.
mezheb: imâmların görüşleri.
mıhrız: cimri, nekes.
mihir: nikahta kadına verilen para veya mal.
mihman: müsafir.
mihnet: sıkıntı.
mihviller: olduğu yerde dönen.
mikyas: kıyas edilecek âlet, ölçek, ölçü aleti, uzunluk ölçeği.
miskin: tembel, aciz, zavallı, beceriksiz, fakir.
Mişkat: içine lamba ve kandil konulmak için duvarda yapılan oyuk, hücre, camdan hücre.
muadil: benzeri.
muâhede: karşılıklı and içme, andlaşma.
muaheze: azarlama, paylama, çıkışma, darılma, tenkid.
muâşeret: birlikte yaşayıp iyi geçinme.
muattar: Itır, güzel kokulu.
muazzeb: azab içinde.
mucib: icabı
muhâl: mümkün olmayan, olamaz, olmaz.
muhalifi: karşısı, zıddı.
muhasara: kuşatma, etrafını çevirme.
muhayyer: beğenip beğenmemede serbest.
muhbitiyn: sevgili.
muhkem: sağlam.
muhsin: ihsan
muhtasar: kısa.
muhtekir: İhtikar yapan, karaborsacı.
muhtevi:
ihtiva
mu'in: yardımcı.
mukabele: karşılık verme, karşılama, birbiriyle karşılaştırma, karşılıklı yapılan okuma.
mukabil: karşı karşıya gelen, bir şeyin karşısında bulunan. Bir şeye karşı, birşey karşılık yapılan, karşılık karşılığında.
mukarreb: yakın, yaklaşmış.
mukarrer: kararlaşmış, şüphesiz, sağlam.
mukatele: birbirini öldürme, vuruşma, savaş kavga.
mukavemet: dayanma.
mukim:
ikamet
muktedir: iktidarlı.
muntazır:
intizar
murahhas: ruhsatlı, izinli; delege, devlet veya bir teşekkül, bir kurum adına selahiyetli olarak bir yere, birinin makamına gönderilen kimse.
murai: yalancı
murtâdd: İslâm dinini bırakıp başka bir dine giren, dönme.
musâfaha: elden tutup, selavat getirme, el sıkma.
musallat: teslit olmuş, birinin üzerine düşmüş, sataşmış, ilişmiş, sataşan rahat bırakmayan.
musavvire: tasvir
mûsir: zengin.
musirr: israr
mu'ta: ifa
mu'tâd: itiyad edilmiş, âdet olunmuş, alışılmış.
Mutaassıb: Dindar.
muti:
itâat
mutmain: Kalbi kanaat getirmiş.
muttaki: inanan kimse.
Muttali: Haber almış, bilgili.
muttasıl: Bitişik, biteviye.
muvâade: Va'dleşme, sözleşme.
muvafakat: uygunluk, uyma, uzlaşma, razı olma, peki deme.
muvahhid: tek tanrıya inanan.
muvâsalat: vasıl olma, varma, ulaşma, yetişme.
mübah: işlenmesinde sevap ve günah olmayan şey, nefes almak, su içmek gibi. Namazda secdeye varınca topuklarını birleştirme, secdeden kalkarken açma.
mübareze: harp meydanı.
mübariz: harp
mübeşşire: müjdeleyen.
mücâhede: nefsi yenmeye olan çalışma.
müceddid: dini tazeleyici.
mücrim: Cürüm işlemiş, suçlu, sanık.
Müctehid: içtihad yapan (imam-ı Azam gibi)
Müdavemet: Devam etme, bir yere her vakit gidip, gelme, bir işe aralıksız çalışma.
müessir: te'sir yapan, iz bırakan, işleyen, hükmünü yürüten, çok hissedilen, içe işleyen.
müfessir:
tefsir
müfreze: küçük askeri birlik.
müfsid: ifsâd
müheyyâ: hazır, hazırlanmış.
mühlet: Bir işin yapılması için verilen zaman, bir işi belli bir zaman içinde geri bırakma.
mükâleme: konuşma, antlaşma.
mükâşefe: hakîkat ehline Allah sırlarının görünmesi, kendileri Allah nûrunu görmeleri, meydana çıkarma.
mükevvenat: yaratılan herşey, kainat, mevcudat.
mülâki: buluşan, kavuşan, görüşen.
mülayim: yumuşak.
münhezim: inhizam
mümarese: alışma, alışkanlık, yatkınlık, el yatkınlığı.
mümkinat: olabilen, olabilir şeyler.
münâfi: uymaz, aykırı.
münafık:
nifak sokan, ikiyüzlülük
münazaâ: ağız kavgası, çekişme.
münezzeh: yeri belli olmayan.
münfekk: ayrılan, ayrılmış, çıkmış
mümtehi: nihayet bulan, sona eren, biten, son, en son.
müptela: alışkanlık.
mürselat: İrsal olunan, gönderilen şeyler, melekler
müstar: aşık olma.
müstesna: istina edilen, kural dışı bırakılan, bırakılmış, ayrı tutulan, benzerlerinden baskın, ayrık.
müşavere: istişare etme, anlaşma.
müşrik: Allah'a ortak koşan, çok diyen.
müteaddit: Defalarca.
müteakip (müteâkıb): Taâkuben, birbiri ardından gelen ardından gelen, arkası sıra beliren.
mütealâ: izah etme, anlatma.
mütedeyyin: dine bağlı, dindar, borç edilen boşlanan.
müteemmil: derin düşünen, dalgın.
müteessif: eseflenen, kederlenen.
müteessir: üzülen.
mütehayyirâne: şaşkın, şaşkınca, şaşırarak.
mütereddit
(Mütereddid): Bir yere gidip gelen, tereddüd
müteşabih: teşâbüh
mütevazi: gönül enginliği, tevazu
mütevatır: tevatür
müteveccihen: teveccüh ederek, yönelerek, gitmek üzere (bir yere doğru) niyetlenerek.
müttefikân: el birliğiyle, hep beraber, birlikte.
müyesser: sahip olma.
müzaheret: arkalama, yardım etme, koruma.
müznibin: günâh işleyen, suç işleyen.
— N —
Nail: Muradına eren, ermiş, ele geçiren.
nakıs: noksan.
nâlan: inleyen, inletici, bağıran.
naleyn: nalin
nâm: ün, şan.
nâmahrem: mahrem olmayan.
nan: ekmek.
nar: ateş.
nar-ı fırak: ayrılık ateşi.
nâsın: İnsanlar, halk, herkes.
nasrânî: Hıristiyan. Hz. İsa'nın oturduğu Nasıra köyüne mensup olan.
nasır (nasir):
Yardımcı, yardım
nâtıka: konuşma.
nay,ney: kamıştan yapılan düdük.
nâzil: Kur'ân'ın inmesi.
nebeân: pınar suyunun yerden kaynaması.
nebi: peygamber.
nebiyyi zişan: şanı büyük peygamber.
necât: kurtulma, kurtuluş.
nefh-i sur: İsrâfil (as) sura üfürmesi.
nefs-i levvame: nefsin yedi mertebesinden biri.
nefs-i emmare: İnsanı hissi zevk ve lezzete sevk
Nefs ile mücahede: nefsi yenmeye olan çalışma.
nehy: yasak.
nehyetme: yasak etme.
nesne: her şeyi içine alan.
neşr: yayma, dağıtma, saçma, açma, herkese duyurma; kıyamette bütün insanların dirilmesi.
nevale: yiyecek.
neylemeli: ne yapmalı.
nezahât (nezahet) temizlik, parlaklık, incelik.
Nezd: yan, kat; göre, nazarında, fikrince.
nidâ: Ses, çağırma, bağırma, seslenme.
nifâk: münâfıklık, iki yüzlülük, ara bozuculuk.
nigâhbân: Gözcü, bekçi, kadın adı.
niyaz: yalvarma, dua.
nûr-i nübûvvet: peygamberimizin nûru
nutk-i Hakk: Allah'ın kalbine bildirmesi.
nübüvvet: peygamberlik.
nüma: gösteren, bildiren.
— P —
pây: ayak, kök, dip.
pervane: geceleri ışığın etrafında dönen küçük kelebek, fırıldak, çark, haberci, kılavuz.
peymane: büyük kadeh, şarap bardağı.
piç: zina mahsulü.
pür cemâl: çok güzel.
pür kemâl: çok kemallı.
pür melûl: çok üzüntülü.
pürnûr: çok nûrlu.
püryan: içi yanan.
— R —
Rafazı: Şii mezhebinin bir fırkası, bu mezhepten olanların inancı.
Ragıp: isteyen, istekli.
Rah-i aşkta: aşk yolunda.
râvi: riâyet
ravza-i mutahhara: Peygamberimizin medfun olduğu yer.
recm: şeriat gereği, cezalandırılan.
refika: kadın, eş, kadın arkadaş.
reşim: içi oyulmuş, yazılı tahta.
revâ: lâyık.
rey'i tasvibi: onun görüşü.
rezzak-ı âlem: Âlemlerin rızkını veren Allah.
rıdvan: Cennet'in bekçisi.
riâyet: gütme, gözetme, sayma, saygı, ağırlama.
ribâ: faiz.
rikab: boyun, ense kökü (rikâb) üzengi, büyük bir kimsenin katı, önü.
risâle: kitapcık.
risâlet: elçilik, sefâret, peygamberlik.
riyâ: özü sözü bir olmama, iki yüzlülük.
riyâzet: nefsi kırmak, dünya lezzetlerinden ve rahatından sakınma, perhizle kanaatle yaşama.
ruhban: evlenmeyen papazlar.
ruhbaniyyet: rahiplik, keşişlik.
rusvaylık: rezil olma.
ruz: gün, gündüz.
ruzigar: rüzgar
rüz-ü şeb: gece ve gündüz
rükn: birşeyin en sağlam tarafı.
rüknü rükne: köşe.
— S —
saâdet-i ezelî: kurtulmuş olma.
sabikun: ileri geçenler.
sadaka-i cariye:
öldükten sonra devam
Saddakte: doğru.
sadrından: göğsünden.
safha-i sadrından: göğsünün değişik yerlerinden.
safiye: ilmin en yüksek makamı.
safiyy-ullah: Hz. Âdem peygamberimizin adına eklenen sıfat, ilmin en yüksek makamı.
sahih: doğru.
sa-i gayret: gayret gösterme.
sail: dilenci.
saim: oruç.
sal: Başın tepe kısmının dazlaklaşması, kılsızlık.
salâh: düzelme, iyileşme.
salât: namaz (salâvat çoğulu)
salât-ı asr: ikindi namazı vakti.
salât-ı fecr: sabah namazı vakti.
sâlat-ü selâm: selâm verme.
salâvati şerife: Peygamberimize salâvat getirme, dua okuma.
salib: hac.
sâlik: bir tarikata girmiş bulunan.
salim: sağ, sağlam, eksiksiz, sakatı noksanı olmayan, emin.
satvet: birinin üzerine şiddetle sıçrama, ezici kuvvet, zorluluk.
savm: oruç
savt: ses, sedâ.
Sa'y: koşma, yürüme, gayret.
sayha: bağırma, nâra atma.
sayrı suyru: hastalık.
Sebb-ü şetmetme: sövme,küfür etme.
sebkat: ileri geçen
seciye: karakter.
sedd: kapama, tıkama, engel olma, kapanma.
Sekinet: Allah'ın rızası vakar ve sükunet.
selâm: barış, rahatlık, sonu iyi ve hayırlı çıkma.
selef: biryerde, bir işte, bir vazifede başka birinden önce bulunmuş olan kimse; eski adam.
selefi sâlihiyn: ilk sâlihler.
semâ: gök.
semâve: İran'da bir ırmak ismi.
seriyye: müfreze harbi.
selvâ: Bıldırcın kuşu.
serfirâz: (ser-efrâz): Başını yukarı kaldıran, yükselten, benzerlerinden üstün olan.
serkeş: dik başlı, baş kaldıran, inatçı, itâatsiz.
sermest: sarhoş.
ser-tâç: baştacı.
setr: örtme, kapama, gizleme.
sevad-ı azam: siyah nûr, "Ulu Şehir" Mekke-i Mükerreme.
seyf: kılıç.
seyfullah: Allah'ın kılıcı.
seyr-i sülûk: müridin çalışması.
seyyiât: fenâlıklar, kötülükler, suçlar; kötülüğe karşılık çekilen sıkıntılar.
seyyid: efendi, peygamber sülalesi.
sezâ: münasip, uygun
Sıddik: inanmış.
sıfatullah: Allah'ın sıfatı.
sınama: Deneme.
siccil: Yazılı taş.
sidretül münteha: Cebrâil (as) en son durağı.
silsile: soy, devam
sine-i üryanına:çıplak göğsüne.
sirâyet: bulaşma.
sirkat: Hırsızlık.
sivâ: başka, gayri.
siyanet: muhafaza,
surb: Omurga kemiği, bel kemiği, döl-döş.
sülûk: Bir yola girme, bir yol tutma, bir tarikata intisâb etme.
sû-i zan: kötü zanda bulunma.
sübhan: Allah.
sücud: secde etme.
süleha: sâlih, iyi kimse.
sürûr: sevinç.
— Ş —
şâd-mani: Sevinç.
şahâdet: şahitlik, şahitlik etme, tanıklık, bir şeyin doğruluğuna inanma.
şatır:şen, neşeli.
şair: ozan.
şecâat: yiğitlik, cesaret.
şefâat: kurtarma.
şefi-i müznibin: kıyâmet günü günâhların şefâatçisi.
şek: şüphe.
şekavet: Bedbahtlık, bahtıkaralık, eşkiyalık, haydutluk.
şeksiz: şüphesiz.
şekva: şikâyet, hoşnutsuzluk.
şelek: sırtına aldığı kaba yük.
şer: belâ.
şer'a: şerîata.
şer'an: Şerîatça, şerîat hükmünce, şerîata uygun olarak.
şerîat: doğru yol, Allah'ın emri, âyet, hadîs ve icma-i ümmet esaslarına dayanan din kaideleri.
şerik: ortak.
şetmetme: sövme.
şeydâ: Aşktan aklını kaybetmiş, divane, düşkün, şaşkın.
şeytân iğvası: şeytânın vesvesesi, kandırması.
şîa: taraflılar, yardımcılar; Hz. Ali taraflısı; bir mezheb adı.
şir-âne: aslancasına, aslana yaraşır yolda.
şirk: Allah'a eş koşma.
şuâ: ışın, güneşten veya başka bir ışık kaynağından uzanan tel tel ışıklar.
şum: uğursuz, merhuş, meş'um.
şuride: karışık perişan, aşık, tutkun.
şürût: şartlar.
— T —
Taâccüb: şaşa kalmak.
taam: yemek, aş.
ta-ân: çok yeren, çok zemmeden, çekiştiren.
taassub: dini yönden inceleme.
taat: ibâdet
tabiâ: Birinin arkası sıra giden, ona uyan; boyun eğen. Bağlı kalan birinin emri altında bulunan.
Tâbiin: Hz. Muhammed (sav)'i görmüş olanları görüp kendilerinden hadis dinlemiş olanlar.
tablım (tabli): Davula ait, davulla ilgili, kulak zarına ait.
tağanni: zenginleşme, muhtaç olmama, yetinme, makamla okuma.
tağyir: değiştirme, bozma, tebdil.
tahakküm: hükmetme.
tahâret:temizlik, temizlenme.
taharetsiz: temiz olmayan.
tahayyül: hayalden, hayal etme.
tahfif: hafifletilme, yükünü azaltma.
tahkik: muhakkak.
tahkir: hakaret
tahrim günü: haram kılınan, dince yaksak edilme.
tahsis: Bir şeyi birine ve bir yere mahsus kılma, ayırma.
Tahte-s-sera: yedi kat yerin dibi, toprak altı.
taksim: bölme, parçalara ayırma, bölüm.
tahvil: değiştirme, değiştirilme, çevirme, döndürme, borç senedi, aksiyon.
takva: Allah'tan korkma, dindar.
talâk: boşanma, nikahlı kadını bırakma.
tamu: cehennem.
tanzim: düzeltme, düzenleme, düzen verme, nesir veya nazım olarak yazma.
tarab: sevinçlilik, şenlik, sevinçten gelen coşkunluk ve tepinme.
tard: kovma , sürme, uzaklaştırma.
tarik: yol.
ta'riz: dokundurma (sözle) dokunaklı söz söylemeler taşlamalar.
tasadduk: sadaka olarak verme, verilme.
tazib: eziyet etme, boşuna yorma.
ta'zim: ikrâm etme, büyükleme, ululama, büyük sayma, saygı gösterme.
ta'ziz: izzetleme, izzetlendirme, şerefli kutlu kılma.
teâlâ: yüksek olsun manâsına gelen bir söz olup Allah adı ile birlikte kullanılır. Allahu Teâlâ, Hakk Teâlâ gibi.
tebdil: değiştirme, değiştirilme, başka bir hâle getirme.
tebean: tâbi olarak, uyarak.
teberrük: uğur sayma mübârek sayma.
tebeyyün: belli olma, anlaşılma, meydana çıkma.
tebcil: ululamak.
tebliğ: yetiştirme, eriştirme, bitiştirme, götürme, taşıma.
tebşir: müjdeleme.
tecelli-i ilahi: Allah'ın cemâline vasıl olma.
tecvid: Kur'ân okuma usulü.
techizat: malzeme.
tedarük: tedarik, hazırlama, araştırıp bulma, ele geçirme, edinme.
te'dîb: Edeplendirme, edeplendirilme; terbiye etme.
tekebbür: kibirli.
tekeffül: birine kefil olma, kefalet etme veya verme.